Sapanca’nın mezarları, sessizlikleriyle konuşur aslında… Her taşın altında bir hayat saklıdır, her isim bir hikâyeye açılır. Kimisi yarım kalmış bir sevdayı fısıldar, kimisi de bir babanın içini yakan keşkelerini… Bu mezarlıklar sadece ölülerin değil, biz yaşayanların da aynasıdır. Çünkü her adımda, dünyanın geçiciliğini hatırlatan bir rüzgâr eser; insana, sarılmadığı sevdiklerini, ertelediği mutlulukları anımsatır. Ve işte o an, zamanın kıymetini anlamak için sessizliğin sesine kulak verirsiniz…
Türkçeye “Şimdi ya da Asla” ismiyle çevrilen “The Bucket List” filminin bir sahnesinde Morgan FREEMAN, o etkileyici sesiyle Jack NICHOLSON’a şunları anlatır;
Eski Mısırlıların ölüm hakkında çok hoş bir inançları varmış. Ruhları cennetin kapısına geldiğinde Tanrı onlara iki soru sorarmış. Cevaplarına göre de cennete girip giremeyeceklerine karar verilirmiş. Birinci soru: “Hayatında hiç mutluluğu yakaladın mı?” İkinci soru: “Hayatın, başkalarına mutluluk getirdi mi?”
Bir milyoner ile bir araba tamircisinin dostluğu üzerine kurulan bu filmdeki iki soru, yalnızca ölümden sonraki varoluşu sorgulamaz; aynı zamanda bu dünyadaki yaşamımızın anlamını, değerini ve ardımızda nasıl bir iz bıraktığımızı düşünmeye yönelten birer kılavuz gibidir.
Sapanca Sanat Sokağının girişinde, Sabancı Baba figürünün hemen arkasında yerde duran üçgen alınlık, Sapanca tarihinin bilinen en eski mezarlık anlatısıdır. (MS 255)
Bizanslılardan sonra Osmanlı, arkasından Kafkas göçü ve mübadele dönemi… Daha sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’a “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” nü yazdıran Türkiye’nin modernleşme süreci, bir de üstüne X, Y, Z kuşakları.
Zaman sürekli değişiyor ve bu değişim, kelimelere ve kavramlara yeni anlamlar eklerken, eski anlamları silip yenilerini koyuyor.
Ölümün hikâyesi bile değişiyor zamanla. Gençliğimizde ölüm, hayatın arka sokağında sessizce bekleyen bir gerçeklikti mesela. Ölüler, dirilerin yaşamına daha yakın, mezarlıklar ise semtin en huzurlu köşesiydi. Cenazelere katılmak, son yolculuğa eşlik etmek ise doğal bir görev gibi hissedilirdi. Bugünse ölüm, hayatımızdan adeta sürgün edilmiş durumda. Ölenler, hastane koridorlarında son nefeslerini verirken, mezarlık ziyaretleri de giderek azalıyor. Artık ölmek, “EX olmak” gibi bir şeye dönüştü; arabaların pert olması gibi…
Değişen başka bir şey de yaşadığımız mahallelerin nüfusu… Sapanca Ovası’nın sessizliğinde, toprağın altında yatanların sayısı üstünde yaşayanlardan çok daha fazla oldu. Kemer’den Erenler’e kadar uzanan mezarlıklar, aslında Sapanca’nın en kalabalık mahalleleri oldu.
Peki, bu topraklarda, birçok medeniyetin derin izlerini taşıyan Sapanca’da, mutluluğun tanımını iki dünya arasındaki bu mahalleler sayesinde bulmak mümkün mü?
Buraları, zamanın durduğu, hayatın ve ölümün iç içe geçtiği, kelimelerin ve kavramların en gerçekçi halleri ile yaşandığı yerlerdir. Bilgi, tecrübe ve yaşamın derin anlamlarını keşfetmek için bu mahalleleri ziyaret etmek, gerçekle yüzleşmek ve geçmişin izlerinden bugüne dair değerli öğretiler almak için bizlere önemli fırsatlar sunar.
Çünkü her köşe başında bir yaşanmışlık, bir hikâye gizlidir. Ve gerçek hayat hikâyelerden esinlenir. Belki de mutluluğun tanımını, iki hayat arasındaki bu muhtarsız mahallelerde aramak, sakinlerine sormak gerekir.
Örneğin:
1755 yılından beri Camii Cedid Kabristanlığında ikamet eden Bakkal esnafından Hacı İbrahim Ağa’ya, İzmit Valisi Selim Paşa’nın oğlu Münir Bey’e, Mustafa’nın oğlu Muhammed’in kız kardeşi Hafize’ye…
1902’den beri Vecihi Orhun Kapısının karşısında tek başına yatan Batumlu Mustafa Efendi’ye…
Yanık Köy Mezarlığı’nda 15. Kolordu Komutanlığı tarafından inşa edilen şehitlikte, 1923’te canlarını vatan uğruna feda eden askerlerimiz İbrahim oğlu Dursun’a, Kâmil oğlu Nuri’ye, Osman oğlu Zekeriya’ya, Mehmet Başçavuş’a…
Ya da mahallesi bile belli olmayan aramızdakilere…
1844 yılında Sapanca Ovasının Müslüman Mahallesinde yaşayan, Sapanca’nın en varlıklı 10 hanesinde yaşayan Sapancalılara…
25 Mart 1921’de Sapanca’yı işgal eden Yunanlıların şehit ettiği, şehitliği bile olmayan 24 Sapancalı şehidimize…
Tenezzüh trenleri ile Sapanca’ya gezmeye gelen İstanbullulara Sapanca Elması satmaya çalışan küçük Faize’ye…
Milli mücadele döneminde Sapanca Tren istasyonunda Atatürk’e şiir okuyan küçük Vecihi’ye …
ya da
1999 depreminde hayatını kaybeden 35 Sapancalı hemşerimize…
Bizden önce Sapanca’nın muhtarsız mahallelerinde ikamet edenlerin, mutluluk hakkında ki düşüncelerini bilemesek de, bizler mutluluğu nasıl tarif edebiliriz?
Bu sorunun cevabını biz veremeyiz ama her birimiz bu cevabı kendi hayatımızda, deneyimlerimizle bulabiliriz. İnsan, kendine yalan söylemediği sürece en dürüst cevaba ulaşabilir, öyle değil mi? Belki de mutluluğun en gerçek hali bu dürüstlükte saklıdır. Belki de Edip Akbayram’ın dediği gibi, bireysel mutluluk değil toplumsal mutluluk önemlidir.
Belki de mutluluk, Yanyalı Vecihi Orhon’un adını verdiği kapıdaki kitabeye yazdırdığı sözde gizlidir; “Bilseydim dünyada ölüm olduğunu, koymazdım taş üstüne taş.”
Biz sadece mutluluk arayışımızda bize yol gösterecek iki önemli hatırlatmayı paylaşmak isteriz:
Birincisi; mutlu olma ve mutlu etme arayışından asla vazgeçmeyin. Hayatın karmaşıklığı ve zorlukları arasında, mutluluğu bulmak ve başkalarına mutluluk vermek, hayatımızı anlamlı kılar.
Mutluluğu bulma dileği ile anonim bir fars şiiri ile bitirelim yazımızı …
Şehrin mezarlığına gitmiştim
Gördüğüm herkes ayrı yatıyordu
Sevgili âşıktan ayrı uyumuş
Âşık da sevgiliden uzak yatıyordu.
Koca pehlivan, tüm gücü ve ihtişamıyla
Güçsüz ve iddiasız yatıyordu.
Etrafında onlarca dalkavuk olan
Toprağın altında yapayalnız yatıyordu.
Hakkımızı yiyen o zorba
Beddualarımızla ölmüş yatıyordu.
Ya bir fakir açlıktan ölmüş
Zenginlerin yanında yatıyordu.
İçim yandı bir tüccarı görünce
Bir dilencinin yanında yatıyordu.
Bütün malına, mülküne rağmen
Tek gömleği olan gibi yatıyordu.
Zalim ve mazlum yan yana
Köylü ve ağayla birlikte yatıyordu.
Arkadaş ve düşman hepsi toprak altında
Yabancılıkta tanışmış bir şekilde yatıyordu.
