Kamusal alandan sokaklara, kornaların öfkesinden klavye başındaki linçlere, hastane koridorlarından okul sıralarına kadar... Her yerde aynı "asabiyet" röntgeni: Kavga etmeyi gerçekten var olmak mı sanıyoruz?...
Sapanca’nın vitrini her geçen gün parlasa da, gençlerden gelen acı haberler bize bir şeylerin eksik kaldığını gösteriyor. Sapanca'nın psikolojik sermayesi gençlerinin umut düzeyidir. Onların enerjisinin umut yerine sessiz bir asabiyete dönüşmesinin sebeplerini konuşmak zorundayız. Çünkü Sapanca’nın gerçek zenginliği; sadece 'Toprak' ya da 'Su' değil, değerlerimizi geleceğe taşıyacak olan "gençlik" tir....
Sapanca’nın ruhunu görünür kılmak ancak ruhu olanların işidir. Onur Arapoğlu; Samanlı Dağları’nın zirvesinden Sapanca Gölü’nün derinliğine uzanan kadrajıyla, bu coğrafyanın saklı kalan tarafını ortaya çıkarıyor. Onun objektifine yansıyan bir su samuru ya da bir yaban izi; yalnızca estetik bir kare değil, bu toprakların hâlâ yaşadığının en dürüst kanıtıdır. Çünkü insan, ancak gördüğünü tanır, tanıdığını korur....
Sapanca’nın bugünkü nüfusunun belki de üçte biri, o siyah-beyaz 70’lerin rüzgârını bu gölün kıyısında birer çocuk olarak soludu. Şimdi söz sizde: Siz, kendi çocukluğunuzun 70’ler Sapanca’sını nasıl hatırlıyorsunuz?...
Yine savaşın nefesi, yine yıkımın gölgesi, yine ölümün sağır edici sessizliği... Küresel zulmün gölgesinde kendi kanlı krallıklarını kurmaya çalışanlara karşı, bir 'vicdan krallığı' kurmak mümkün mü? Kudüs’ten Sapanca Gölü kıyısına uzanan insan olma yolculuğunda; asıl kurtuluş, küçük ama sarsılmaz adımlarda olabilir mi? Sahi, bugün dünyayı daha iyi yapmak için attığınız o en küçük 'ilk' adım nedir?...
Köylerin mahalleye dönüşmesiyle birlikte muhtarlık; artık sadece evrakların mühürlendiği bir büro değil, yerel liderliğin ve değişimin kalbi haline geldi. Biz de, bu değişimi bizzat yöneten; gençlerin "Ömer Abi", büyüklerin ise "bizim evlat" diyerek bağrına bastığı Kırkpınar Tepebaşı Mahalle Muhtarı Ömer ÇAPOĞLU ile mahallesine olan köklü sevdasını ve Tepebaşı’nın vizyoner dönüşüm hikâyesini konuştuk....
Orhan BALKAYA … Nam-ı diğer Kankuloğlu. Batum’dan başlayan bir göç hikâyesi. 87 yıl boyunca Samanlı Dağları’nın gölgesine saldığı kök öyle derine indi ki, artık o sadece bir ailenin değil Sapanca’nın hikâyesi oldu....
Bir fotoğraf karesi bazen bin kelimeyi susturur, bin yarayı kanatır. Gazipaşa’nın ortasında, boynu bükük duran o kuyuya bakınca insanın kulağına bir hatıranın feryadı geliyor. Bir zamanlar su, ay sonu kapıya dayanan bir "fatura" değil; toprağın bağrından çekilen bir "hak" idi. Şimdi ise pınarlar borulara, borular fabrikalara hapsedildi. Kendi toprağımızın alın terine müşteri olduk. Bu hikâye, suyun değil; bizim vefamızın kurumasıdır. İşgal ise vefanın bittiği yerde başlar....
Biz sizi, Mahmudiye’de, Hasan Fehmi Paşa Camii’nin avlusundan Sapanca’ya bakmaya davet ediyoruz. Aklın kalple hizalandığı, ahlâkın hevesi terbiye ettiği o kadim yerden bir dua etmeye; “Allah hevesimizi tazelesin” diye....
Sapanca geceleri kimseyi korkutmaz ama kimseyi de dışarı çağırmaz. Gündüz turist kalabalığından nefesi daralan ilçe, gece olunca içine kapanır. Sokaklar birer birer sessizliğe gömülürken, Samanlı Dağları’ndaki ışıklar küstahlaşır. Ve işte o iki manzara arasındaki fark büyüdükçe, bir hüzün çöker Sapanca’ya. Çünkü, ilçenin ritmi gündüze mecbur, geceye kırgındır....