Sapanca INFO

Sapanca’ya Gelen Son “Evliya” (!)

Bazı insanlar servetlerini “hikmet”, bazı toplumlar ise sessizliklerini “misafirperverlik” sanıyor. Bir kenti kim dönüştürür? Emek verenler mi, yoksa kendini “evliya” sanıp yön vermeye çalışanlar mı? Dört mevsim, başka başka insanların tercihleriyle yoğrulan Sapanca’da, yine yeni bir olaylarla karşı karşıyayız. Son yaşanan hadise ise, “bu kadarına da pes” dedirtecek cinsten. Biz de olup biteni, ironinin penceresinden değerlendirmek istedik.



Derler ki; “insanın mayası iyilikse, hamuru da tercihleridir.”
Ne yapmaya çalışırsak çalışalım, ne olmak istersek isteyelim;
insan kendi tercihi kadardır…
bazen de başkalarının tercihi…

Her yıl nüfusunun katbekat fazlasını ağırlayan,
dört mevsim “başka başka” insanların “çeşit çeşit” tercihleriyle yoğrulan Sapanca’da;
her geçen gün bizi hayretler içinde bırakan “yeni yeni” olaylarla “karşı karşıya” kalıyoruz.



Kentin dokusuna, dününe, bugününe, insanına müteahhit olanların;
banka hesaplarındaki kabarık rakamları “akıl” ve “ahlak” sanıp
bize istikamet çizmeye kalkmalarına artık aşina olduk.

Ancak son yaşanan bir hadise var ki;
bizi hem güldürdü hem de “bu kadarına da pes” dedirtti.

Biz de bu ibretlik durumu,
Sapanca’nın kadim ruhuna bin selam çakarak,
ironik bir pencereden değerlendirmek istedik.

Bir rivayete göre Sapanca Gölü ile Samanlı Dağları arasında kalan bölge,
Tanrı’nın kendine ayırdığı yer imiş.

Bu sebepten olsa gerek;
Tanrı bu toprakları hiçbir zaman babasız, dedesiz, evliyasız, kurtarıcısız bırakmamış:
Zincirli Baba, Karıncalı Dede, Sakar Baba, Ağaç Baba …
ve daha niceleri.

Üç bin yıldan fazla geçmişi olan Sapanca’da,
yerel halkın “lokmasını kimseyle paylaşmadığı” bencil bir dönemde,
Tanrı onları uyarmak için Sabancı Baba’yı göndermiş.

Ama dinleyen kim?

Bunun üzerine;
bir çiftçi ve ailesi dışında
taş üstünde taş kalmamış o gün Sapanca’da.

Gel zaman git zaman derken,
Tanrı Sapanca’dan umudunu mu kesti?” diye düşünülürken
sahneye Hasan Mezarcı çıkıvermiş.

Ankara’nın o ağır, bürokratik koridorlarından sıyrılıp,
“Ben Mesih’im!” diyerek sarı pelerinini sırtına geçirmiş;
bu topraklarda “kurtarıcılık” mesleğinin
ne kadar renkli icra edilebileceğini herkese kanıtlamıştı.

O,
neşeliydi, kibardı, iddialarını da saklama gereği duymuyordu.
Gerçi hayvanlarla arası pek iyi sayılmazdı ama
haram-helal çizgisini günün ruhuna göre güncellemeyi iyi biliyordu.

Sonra,
tam bir “pati dostu” Adnan Oktar çıktı karşımıza,
olayı biraz daha “estetik” bir boyuta taşıdı.
“İnşallah”lı, “maşallah”lı sohbetlerinin arasına sıkıştırılmış mehdi iddiasıyla,
koca bir dönemi tek başına meşgul etmeyi başardı.

“Efendim, işaretler tamam; siz beklenen o kurtarıcısınız”
denilmesini huşu içinde bekleyenleri de unutmamak lazım.

Belli ki aceleleri yok…
Belli ki zamanlarını bekliyorlar…
Belli ki daha güzel günler görecek çocuklarımız.

Gelelim günümüzün “kurtarıcısına”…

Sapanca halkının toprağa bakan yüzü,
tercihlerini sorgulayamadığı misafirlere dönünce,
bunu fırsat bilenler de
bulduğunu değil, umduğunu tüketmeye başladı, Sapanca’da.

Eee ne de olsa müşteri bu…
şey pardon misafir,
hesap sorulur mu hiç?

Böylece dedikodular ayyuka çıktı.

Artık dünyanın dört bir yanındaki insanlar,
kendilerine bir tık uzaklıktaki Sapanca hakkında
farklı farklı düşünmeye başladı,
düşünce özgürlüğünün arkasına sığınarak.

Sapanca, bu hızlı dönüşümü nasıl terbiye ederiz diye bedel öderken;
Tanrı, Sapanca’ya acımış olacak ki yeni bir “kurtarıcı” gönderdi.

Renkli pelerini yoktu.
Kedicikleri yoktu.
Asası yoktu.
Cübbesi yoktu.
Hatta saçı – sakalı da yoktu.

Ama bolca kerameti vardı;
hem de banknot cinsinden.

Dünyanın herhangi bir yerine gidebilecekken
o, Sapanca’yı seçmişti kurtarmak için.

Vefalı Sapanca da onu baş tacı etmişti.

Öyle ya…
Üç-beş Sapancalıya asgari ücretle istihdam sağlasa kötü mü olurdu?

Hz. kurtarıcı, rantı elinin tersi ile bir kenarı iteleyip,
Önce “ahlak” dedi,
Sonra da “Sapanca’yı layık olduğu düzene biz kavuşturacağız” dedi.

Ama Sapancalı…
Ah bu Sapancalı…

Belki Hasan Mezarcı’nın sarı pelerinine,
belki de Adnan Oktar’ın renkli kişiliğine fazla alışmış olacak ki;
bu son kurtarıcımızın uyarılarına pek içerledi.

Bir de kalkıp onu ikaz etti.

O da mecburen özür diledi.

Oysa her şey çok güzel olacaktı…

Birileri cebini doldururken,
biz de “ihya” olduğumuzu sanacaktık.

Son söz;

Bu yazı birilerinin yüreğinde küçük de olsa bir sızı oluşturmuşsa
biz de özür diliyoruz.

Tıpkı, bizi uyarmaya kalkan “kurtarıcımız” gibi…

Eğer özür dilemek;
bir kentin onuruna dokunduktan,
insanını töhmet altında bıraktıktan sonra
her şeyi temize çekmeye yetiyorsa…

bizim özrümüz de
bu yazının “günahına” kefaret olsun.

Eğer Tanrı, bu toprakları kendine ayırdıysa;
kurtarıcı geçinenlerden korusun!

Belki de mesele yeni bir kurtarıcı beklemek değildir.
Belki de insan, biraz olsun vicdanına dönseydi dünya zaten kurtulacaktı.
Çünkü, bazen bir şiir bile tüm “kurtarıcı” nutuklarından daha hakikidir:

Milattan önce de insan kurban ediyorlarmış
Milattan sonra da çocukları
Çadır kamplarından kaçırılan o çocuklar
Yetimhanelerin katalogları da var
Sence vahşetin kaç yüzü var?
Tası yok avuç açmış pilav isteyen
Yetimleri öksüzleri unutmayın
Valla Muhammedim bize gönül koyar.
Eymen Özçelik


Kaynak
Evliyalar şehri Sakarya
Cennetten Dünyaya Bir Damla Düşmüş…

Eymen ÖZÇELİK

1 Yorum

Süleyman 20 Mayıs 2026 at 17:43

Çok güzel tebrik ederim.

Cevapla

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...