Sapanca INFO

Taşacak Bu Sapanca: Manşet, Algı ve Bastırılmış Huzursuzluk

Sapanca birkaç manşet ile tüketilemez ama kendi hikâyesini anlatamazsa, başkalarının kaleminde eksik, yabancı, yanlış kalır. Sapanca üzerine çok söz söyleniyor; çoğu uzaktan yada aceleyle. İçeriden yükselen sesler ise gölün dalgaları gibi çabucak kayboluyor. Bu yazı ne sövgüdür ne de savunma. Bir durup, yakından bakma denemesidir. Çünkü konuşmak kolaydır, anlamak ise zor.



Yıllar önce Samoa’ya giden ilk beyaz adam,
yelkenli gemisiyle ufukta belirdiğinde yerliler göğün yırtıldığını sandı.
O yarıktan çıkan adama Papalagi dediler: “Göğü delen adam

Aradan çok zaman geçti.
Bu kez Papalagi Sapanca’ya otobandan geldi.
Göğü değil, dağları deldi.
Yolu açtı, betonu döktü, doğayı geri çekti.

Ve Sapanca’nın yönü topraktan turizme döndü.

Bu dönüşüm öyle lafla kalmadı, rakamlar kendi dili ile konuştu.
2024’te Sapanca’da 680 bini aşkın yerli-yabancı misafir,
en az bir gece başını yastığa koydu.
Bu, Sakarya’daki tüm konaklamaların yarısından fazlası demekti.
Bu, Türkiye genelinde ilk 40 ilçe arasına girmek demekti.

Mesele hiçbir zaman yalnızca rakamlar olmadı.
Çünkü; mesele her zaman paranın hayata nasıl değdiği idi.

Sapanca’da dönen ekonomi dar bir çevrede toplanmadı.

Esnafa değdi,
pazarcının terazisine uğradı,
ev kadınının tenceresine girdi,
ustanın nasırlı eline bulaştı.
Yani hayatın tam ortasına karıştı.

Belki de bu yüzden Sapanca,
manşetlerde daha sık görünür oldu;
seveni övdü, sevmeyeni huzursuz etti.

Papalagi Bakışı, Post-truth ve Bastırılmış Huzursuzluk

Sapanca hakkında çıkan bazı haberlerin ruhu çekilmiş gibi;
bağlamı eksik, duygusu düşük, parça parça bir dil.
Olan biteni olduğu yerden alıp koparan,
sonra da genelleyen bir dil.

“Yakındır ama yabancıdır.
Görür ama anlamaz.
Bakar ama bağ kurmaz.”

Samoalı bilge Tuiavii’nin, Papalagi’yi tarif ettiği gibi.

Bu çoğu zaman düşmanlıkta değildir.
Sadece yabancı bir bakıştır.
Ve yabancı bakış, hakikatten çok hikâyeyi sever.

Post-truth tam olarak budur:
hakikatin değil, algının dolaşıma girmesi.

Bu yüzden artık sorulan soru değişmiştir.
“Ne oldu?” sorusu geri planda kalmış.
“Ne hissetsin?” öne çıkmıştır.

Sapanca gibi yerler bu yüzden kolay hedeflere dönüşür.
Çünkü basit ama işleyen bir Post-truth vardır:
“Birileri kazanıyorsa,
birileri mutlaka yanlış bir şey yapıyordur.”

Papalagi toprağı dinlemez,
insanı anlamaya çalışmaz, hikâyeyi sormaz.
Çünkü onun derdi görmek değil, adlandırmaktır.
Adlandıran da kaçınılmaz olarak hüküm kurar.

Bu yüzden Sapanca’ya için ithamlar birbirine benzer:
“Bozulmuş.”
“Bitmiş.”
“Elden gitmiş.”

Bunlar tespit değildir; etikettir.
Etiket ise gerçeği anlatmaz,
konuşanın bakışını ele verir.

Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında bir tespit yapar:
“Uygarlık insanı düzenler ama mutlu etmez. Çünkü;
düzenlenen hayat, aynı zamanda bastırılan bir hayattır.”

Bastırılan her şey, kendine bir çıkış yolu arar.

Büyük şehirlerde yaşayan,
doğayla bağı zayıflayan,
hayatı sürekli erteleyen,
payına az düşen…

Sapanca’ya baktığında her zaman hayranlık hissetmez.
Bazen sadece huzursuzluk duyar.

Bu huzursuzluk iki şekilde dışarı çıkar:
Ya yüzleşir duyguları ile
Ya suçlayacak öteki arar.

Suçlamak her zaman daha kolaydır.

Ve çoğu zaman bastırılmış duygular burada devreye girer:
İçerideki huzursuzluk, dışarıdaki bir yere yapıştırılır.
Adlandırılır, etiketlenir, mahkûm edilir…

Peki, Sapanca Neden Sessiz ve Ne Yapmalı?

Asıl mesele de burada başlıyor.

Sapanca’nın sorunu eleştirilmek değil,
kendi hikâyesini anlatacak ortak bir dilinin olmaması.

Sadece Sapanca’ya tiryaki olanlar konuşuyor,
ama bu konuşmalar da yan yana gelemiyor,
ortak bir sese dönüşemiyor.

Yerel yönetim, sivil toplum, işletmeler…
Sağcılar, solcular, muhafazakârlar…
Cami avlusunda sıkça buluşan cemaat…
Lazlar, gürcüler, çerkesler…
Dağlarında, ovasında, gölün kenarında oturanlar…

belki umursamıyor,
belki de sessizliği olgunluk sanıyor.

Oysa sessizlik tarafsız değildir.
Sessizlik, başkasının senin adına konuşmasına alan açar.
Anlatmadığın her şey, dışarıdan biri tarafından adlandırılır.

Bu yüzden önce şunu net söylemek gerekiyor:
“Sapanca’da sorun” yok demek gerçekçi değildir.
Her eleştiriyi karalama saymak ise kolaycılıktır.

Son Söz

Papalagi yukarıdan bakar.
Post-truth duyguyla oynar.
Bastırılmış huzursuzluk kendine hedef arar.

Yapılması gereken şey basit ama zordur:
Kendini savunmak değil,
kendini anlatmak.
Veriyle konuşmak.
Genellemeye karşı bağlam üretmek.
Yerelin sesini çoğaltmak.

Çünkü anlatılmayan Sapanca, her zaman kolay hedeftir.

Sapanca’nın ihtiyacı olan şey,
kendi hikâyesini kendi kalemi ile anlatma cesaretidir.

Kaynak;
Papalagi -Batılı Adam’ın Eleştirisi
Uygarlığın Huzursuzluğu

4 Yorum

Eymen Özçelik 24 Ocak 2026 at 19:04

Gurbetin ozanı yine bize yeni bir pencere açtın varolasın. Dili insan dini insan, bu topraklar asırlardır bize miras. Biz bu değeri nasıl yarınlara taşırız diye düşünürken, yazını okudum düşkün bir maşuk gibi. Bu coğrafyada doğan her kesin bir cümle de olsa bir anı yazarak bırakması şart oldu düşümde. Çıtası çutası yok, bir cümle olsa Sapanca, dimağınla kalemin ortak yazgısı bu harika diyar. Çelebi delisi üç gün daha kalaymış buralarda çıldıracakmış o yüzden tez elden varmış bozkıra. Bir bakraç mavi umut bir tutam yeşil düş, üşenmemiş te; sel olmuş yazgısı diye yazmış efsanesine.

Cevapla
İsmail tiryaki 24 Ocak 2026 at 20:28

Tebrikler Sapanca INFO. Yine sapanca adına güzel bir yazı, eksik olan kalemdir dostum. Sapanca’da yazabilen, Sapanca’yı tanıyıp anlata bilen, hakkını hukukunu koruyan atılan, iftira ve karalama itibarsızlaştırmaya gayretlerini boşa düşüren kalem. Yani Sapanca INFO çok okunmalı. Sapanca INFO lar çoğalmalı. Teşekkür, Sapanca’nın sesi Sapanca INFO.

Cevapla
Mehmet DAL 25 Ocak 2026 at 08:01

Yine beni eskilere götüren bir yazı okudum. Kaleminize yüreğinize sağlık…
Sapanca’daki evimiz merkezde ve İstanbul dere nin Sapanca gölüne aktığı dere yatağına 50 mt mesafede. Bir yaz haftasonu istanbuldan misafirlerimiz gelmişti. Sene 95-96 yıllarıydı. Samanlı dağlarına yağan bereketli yağışların kaybolmadığı ve su fabrikalarının suyu dağlardan kendi depolarına çevirmediği yıllar, Tur minibüslerinin tarifeli sefer yapan dolmuş gibi 3-5 dakikada bir dere boyundan geçmediği yıllar.
Pazar sabahı balkonda misafirler ile birlikte güneşin tadını çıkarırken, misafir olan dayıoğlu hanımına
—Sesi duyuyormusun ? dedi.
Ne sesi dedi yengemde
—İyi dinle dedi dayıoğlu. Bu arada bende etraftan gelen seslere kulak kabarttım ama bir kaç kuş sesi ve biraz uzaklardan arada bir geçen Mobilet seslerinden başka birde sokaklarda oynayan çocuk sesinden başka bir ses duymuyorum.
Dayıoğlunun hangi sese kulak kabarttığı merakı ile gözlerine bakarken birden;
— Burada insan yaşlanmaz yav dedi.
Ne oldu ki dedim. Sesi gerçekten duymuyormusunuz? Diye tekrar sordu.
—Şu su sesini dinlesenize dedi.
Biz o sese o kadar aşina olmuşuz ki dereden şelale gibi koşarak akan suyun verdiği dinlendirici sesin bile farkında değiliz.
—Etraf ormanlık, kuş sesleri, şelale gibi akan su sesi, trafik yok bişey yok tam yaşanılacak yer dedi.
Devamında konuşmalarımız bu çerçeve içerisinde devam etti.

Bu anekdotu neden yazdım? Aradan geçen 30 yıl içerisinde o dere kış aylarında bile sustu artık, o kuşların yaşadığı orman gibi bahçeler “Doğa prestige evleri” yle doldu taştı. Cadde, günü birlik istanbuldan yerli yabancı (Sapanca ya para bırakmayan) turist taşıyan araçlarla doldu.
Papalagi yukarıdan bakadursun bizde aşağıdan yukarı doğru bakalım Dağlarımız köylerimiz nasıl <<Burda love pardon Bungalov kentine dönüşmüş hep birlikte görelim.

Her ne kadar bu zaten kaçınılmaz bir durum gibi de bakılabilinirse de ben o eski Sapanca’da kaldım, o Sapanca yo özlüyor, o Sapancayı arıyorum.

Cevapla
Aytaç Şahin 26 Ocak 2026 at 18:44

Bu yazıyı okurken gerçekten durup düşündüm. Sapanca’ya bakışımı sorgulattı bana. Ne savunma ne saldırı; tam tersine insanı içine alan, “bir de buradan bak” diyen bir dili var. En çok da yerelin kendi hikâyesini anlatma çağrısından etkilendim. Kalemine yüreğine sağlık

Cevapla

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...