Sapanca INFO

70’lerde Sapanca’da Çocuk Olmak

Sapanca’nın bugünkü nüfusunun belki de üçte biri, o siyah-beyaz 70’lerin rüzgârını bu gölün kıyısında birer çocuk olarak soludu. Bu sadece bir istatistik değil; aynı göle bakan binlerce pencere, aynı tren düdüğüyle irkilen masum yürekler demekti. Her hatıra, bir diğerini tamamlayan sessiz bir hazinedir. Biz, hafızamızda kalan kırıntılarla siyah önlüklerin vakarını, sokağın sert ama güvenli adaletini ve o günün çocuğuna duyulan devasa güveni kaleme almaya çalıştık. Şimdi söz sizde: Siz, kendi çocukluğunuzun 70’ler Sapanca’sını nasıl hatırlıyorsunuz?

Fotoğraf: Cemal KARAAĞAÇ



70’lerin Sapanca’sında çocukluk, yoklukla değil; fazlalıkla hatırlanırdı…
Sesin, rengin, kokunun, sokağın fazlalığıyla.

Yağmurdan sonra kokan toprak,
kara fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu ve
tren istasyona yanaşan kara trenin vakur düdüğü…

O yıllarda Sapanca’da çocuk olmak;
sadece bir takvim yaprağında yaşamak değil,
doğanın ve sokağın kurduğu o devasa okulun en sadık öğrencisi olmaktı.

Foto Kartal’dan çıkan vesikalıklarda hâlâ görünen ıslak tarak izleri;
sadece bir düzen değilmiş, yokluğun içinde dimdik durma çabasıymış.

Evin kapıdan fırlarken arkamızdan yankılanan tek cümle:
“Akşam ezanı okunmadan evde ol!”
Bir yasak değil, devasa bir güvenmiş…
Telefon yoktu ama aklımız sokaklarda çalışırdı;
kaybolmayı değil, yol bulmayı öğrenmiştik.

O yıllarda Türkiye,
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gururuyla kenetlenmiş,
TRT’nin tek kanalında “Akşama Doğru”yu bekleyen,
kuyruklara rağmen umudu eksik olmayan bir memleketti.

Evler ahşaptı, nefes alırdı;
üst katta yürüyen birinin sesi “ben buradayım” diye inerdi aşağıya.
Kara trenin vakur düdüğü Sapanca İstasyonu’na yanaşırken
kasabanın nabzını tutardı.

Renkli ekranlar yoktu;
radyoda “Arkası Yarın” ı bekler, zihnimizde sahneler kurardık.
Sinemayı bisiklet tamircisi Kel Fikri abinin evinde tanıdık;
cızırtılı filmler, yarım perdeler…
Ta ki TRT’de bayrak çekilip kutsal sessizlik başlayana kadar.

Mahalle maçında hakem yoktu.
Barışmayı da, hakkını savunmayı da tozlu arsalarda öğrendik.
Bisikletlerimizin vitesi yoktu ama iradesi vardı.
Zincir atınca ağlamazdık; bir tel bulur, tamir ederdik.
Çünkü bilirdik: yardım dışarıdan gelmezdi, yardım bizdik.

Yaz demek,
Pompanın iskelesinden “Çay 1, Çay 2…” diye göle atlamak demekti.
Şort yoktu ama cesaret vardı;
Sapanca Gölü’nde özgürlüğü kulaç kulaç öğrendik.
Kurulanınca sırtımızda kalan beyaz leke yazın en büyük madalyasıydı.

Bayramlar bambaşka bir bekleyişti.
Bayramlık ayakkabının kokusu için koca bir yılı sabrederdik.
O ayakkabıları başucumuza koyup uyurduk.

Bakkalda müşteri değil evlat gibi karşılayan Şükrü Tantan amca vardı.
Kapılar kilitlenmezdi; kilit, insana duyulan ayıplı bir güvensizlikti.
Bir ev, pişirdiği yemekle değil komşuya uzattığı tabakla bilinirdi.
“Tabağı boş çevirme” terbiyesiyle büyüdük;
vefanın tadını bir dilim ekmekte öğrendik.

70’lerin Türkiye’sinde sokaklar ideolojik rüzgârlarla çalkalansa da
bizim ahlâk dersimiz ağaç dalından gelirdi.
Bahçeden elma koparırken duyduğumuz
“Evlat yavaş, dalı kırma!” uyarısı meyvenin helal,
can incitmenin haram olduğunu öğretirdi.

Joystick yoktu elimizde;
inşaat tellerinden arabalar, rulmanlardan tornetler yapardık.
Oyun sadece oyun değildi; hayatın provasıydı.
Diplomasiyi biz, küsen arkadaşı ikna ederken öğrendik.

Dizimiz kanadığında oyunu durdurmazdık;
tükürüp “bir şey yok” der, koşmaya devam ederdik.
Pes etmeyi değil, her şeye rağmen oyunda kalmayı öğrendik.

Bugün hâlâ içimizde duran “bir şekilde hallederim” duygusu
o siyah-beyaz günlerin mirasıdır.

Cebimiz boştu belki, ama başımız dikti,
hevesimiz tazeydi.
Ve o taze heves
Bugün hâlâ en büyük sermayemiz.

Şimdi söz sizde:
Siz kendi çocukluğunuzun 70’ler Sapanca’sını nasıl hatırlıyorsunuz?

2 Yorum

Cemal Karaağaç 21 Mart 2026 at 19:00

Öğleden sonra dalga çıkardı gölde ve acıkan karnımızla, üzerine acıka sürülmüş ekmek dilimlerini yiyecek olmanın düşleriyle eve dönerken, akşama Kumbaz’ daki dans gecesinin erken davetiyle veya Askeri Gazino’ da ailece katılacağımız, o günlerde çok moda olan La Cumparsita veya Love Story gibi bir düğün müziğinin evrene taşan notalarıyla ve yanık bir sevda türküsünün geceyi dolduran ezgileriyle ve ilk çocukluk aşkımızın o sonsuz heyecanıyla coşardık…Benzer heyecanları bugün de yaşıyoruz arada bir; yüreğimiz yettiğince, tutkularımız geçmişte kalmış…Daha neler neler!

Cevapla
Celal BALKAYA 21 Mart 2026 at 20:09

Ne kadar okunsa doyumsuz bir yazı ve yorumdur bu… Konu Sapanca ve çocukluk olunca, köyler bizim dünyamızın bel kemiğini oluştururdu. Sapanca denince, ruhen ve bedenen “çarşıya gidilecek” olmanın heyecanı çocukluk işte, bir gün önceden, geceden başlardı. O zamanlar çarşı gününün adı belliydi: Cuma.

Bu heyecanın bizim için üç temel direği vardı:

Dostluk ve Bağlar: Tüm köylülerin; arkadaşlık, dostluk ve akrabalık bağlarını tazelediği, Cuma namazı vesilesiyle birbirini gördüğü bir gündü.

Pazar Kültürü: Alışveriş pazarının Cuma günleri kurulması, kasabayı tam bir merkez hâline getirirdi.

Bostancı Kahvesi: Sapanca köylüsünün buluştuğu o ana merkez, yani kalbin attığı yerdi.

Çocukluğumun Sapanca ayağı, işte bu üç neden etrafında şekillenirdi. Çoğunlukla büyüklerimizin peşinde geçen o doyumsuz saatlerin sonunda, yine onlarla sözleştiğimiz saatte Bostancı Kahvesi’nde buluşurduk. Orada içilen son birkaç bardak çay, aslında bir veda değil, bir sonraki haftanın sözleşmesiydi.

Dönüş yolu ise bambaşka bir serüvendi. Diğer köylerden gelen arkadaşlarımızla bir dahaki Cuma buluşmak üzere sözleşir; kimimiz atla veya eşekle, kimimiz öküz ya da manda arabasıyla yola koyulurduk. Bazen de şansımız yaver giderse bir Magirus kamyonun kasasında veya eski bir Leyland traktörün üzerinde köyümüze geri dönerdik. İşte bizim Sapanca merkezinde geçen, hafızalarımıza kazınan çocukluk anılarımız bunlardır.

Cevapla

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...