Bazen bir rüya, uyandıktan sonra da insanın peşini bırakmaz. Aytaç ŞAHİN’in ‘Serenad Zamanı’, zamanı, hafızayı ve gerçeklik algısını aynı satranç tahtasında buluşturan sürükleyici bir öykü. Sapanca INFO okurları için kaleme alınan bu hikâye, son cümlesini okuduktan sonra aklınıza tek bir soru bırakacak: Ya hepsi gerçekten bir rüya değilse?
Serenad bir gün öncesinde kabul edilen iş başvurusunun heyecanıyla o gece çok az uyuyabildi. Kendisini uyandıracak bir kimsesi olmadığından, sabah zamanında uyanamayacağı ve ilk günden işe geç kalabileceği endişesi içinde insomnia hastalığı nedeniyle kullandığı uyku ilaçlarını almadı.
“Zaman denen şey gerçekten var mı? Sezyum atomunun tik tak yaptığı frekans üzerine bir anlaşma yapan insanlar zamanı icat etmiş mi oluyor yani? Hayır!” diye düşündü. Oda zemininde aylardır duran satranç tahtasındaki taşların konumuna baktı. “Atı f5 karesine gitmek için acele etmemek gerekir. Neyse işten gelince buna bakarım tekrar” diye düşündü. Beyaz kabanını ve siyah şapkasını giyindi, uzun, yorucu ve karlı bir yoldan yürüyerek gideceği işyerine varmak için yola çıktı.
Sabahın alacakaranlığında şirketin önünde çoğunluğu gençlerden oluşan bir kalabalık vardı. Hepsi siyah kaban ve beyaz şapka giyinmiş 15 kişi, iki sıra halinde ellerindeki kırmızı dosyaları eldivenli elleriyle havada tutup sallıyor, hep bir ağızdan “yanlış zaman, yanlış iş” diye slogan atıyordu. Serenad biraz daha dikkatlice incelediğinde bir şirket binası göremedi.
Serenad birkaç adım daha yaklaştı. Kalabalığın arkasında yükselmesi gereken beton cepheyi, camları ve şirket logosunu aradı; fakat orada yalnızca karla örtülmüş boş bir arsa vardı. Protestocular ise sanki görünmez bir binanın girişini kapatıyormuş gibi iki sıra halinde dizilmeye devam ediyordu. İçlerinden biri başını çevirip Serenad’a baktı. Yüzü genç görünüyordu ama gözlerinde tuhaf bir yorgunluk vardı. Elindeki kırmızı dosyayı havaya kaldırarak, “Daha başlamadan geri dön!” diye seslendi. Serenad bunun kötü yapılmış bir şaka olduğunu düşündü. İşe kabul mektubunu göstermek istercesine cebine uzandı, ancak cebinden çıkan kâğıtta şirketin adı yerine yalnızca tek bir cümle yazıyordu: “Lütfen belirtilen zamanda burada olun.”
Kâğıdı birkaç kez okuyup gözlerini kırpıştırdı. Bir an için uykusuzluktan hayal gördüğünü düşündü. Tam o sırada protestocular slogan atmayı bıraktılar. Çevreyi derin bir sessizlik kapladı; rüzgârın savurduğu kar tanelerinin sesi bile duyuluyordu sanki. Ardından boş arsanın tam ortasında, havada ince bir çatlak belirdi. Kırılmış bir aynanın çizgileri gibi yayılan bu çatlak, gri sabah ışığında hafifçe parlıyordu. Kalabalıktaki hiç kimse şaşırmış görünmüyordu. Aksine, hepsi başlarını eğerek beklemeye başladı. Serenad ise nefesini tutmuş halde çatlağın yavaş yavaş genişleyişini izliyordu. Sanki görünmeyen bir kapı açılmak üzereydi.
Çatlak genişledikçe içinden ışık değil, yoğun bir karanlık görünmeye başladı. Bu karanlık geceyi andırmıyordu; daha çok, bakıldığında gözün odaklanamadığı bir boşluk gibiydi. Serenad istemsizce bir adım geri çekildi. Tam o sırada protestocular ellerindeki kırmızı dosyaları yere bıraktılar. Dosyaların kapakları açıldı ve içlerinden yüzlerce beyaz sayfa rüzgâra kapılarak havalandı. Sayfalar boş değildi. Serenad, yakınından geçen bir yaprağın üzerinde kendi el yazısını gördü. Şaşkınlıkla uzanıp sayfayı yakaladı. Üzerinde, daha önce hiç yazmadığından emin olduğu bir cümle vardı: “Üçüncü günün sonunda satranç tahtasını sakın toplama.”
Serenad’ın kalbi hızlandı. Sayfayı çevirdiğinde alt köşede bir tarih gördü. Tarih, bugünden tam üç gün sonrasını gösteriyordu. Birkaç metre ötede duran genç protestoculardan biri sessizce ona yaklaştı. Bu kez yüzünü daha net seçebildi. Adamın gözleri, uzun süre uyumamış insanlarınki gibi kızarmıştı. “Biz de ilk geldiğimizde bunun bir işe alım süreci olduğunu sanıyorduk” dedi alçak sesle. “Sonra anladık ki burası insanları işe almıyor. Onları zamandan çıkarıyor.” Adam sözünü bitirir bitirmez, boş arsanın ortasındaki çatlak tamamen açıldı. İçeriden görünmeyen bir mekanizmanın çalışmasını andıran derin ve ritmik bir tıkırtı yükseldi; sanki devasa bir saatin kalbi yeniden atmaya başlamıştı. Serenad, cebindeki kabul mektubunun yavaş yavaş ısındığını fark etti. Kâğıdın üzerinde yeni kelimeler beliriyordu: “Aday No: 314. Giriş saati geldi.”
Serenad kâğıdı elinden bırakmak istedi ama parmakları sanki kâğıda yapışmıştı. Isı, avucuna yayılıyor; sıcaklık yanmaya dönüşmeden hemen önce, metnin şekli değişmeye başladı. “Giriş saati geldi” ifadesi silindi ve yerine daha kısa, daha sert bir cümle yazıldı: “Seçim başladı.” Kalabalıktaki bazı kişiler geriye doğru birkaç adım attı. Bazıları ise hiç kıpırdamadı; sanki bu anı çok daha önce yaşamış gibi donup kalmışlardı.
Çatlağın içinden yükselen tıkırtı bir ritme dönüştü; artık bir makine sesi değil, düzenli bir kalp atışı gibiydi. Serenad, protestocuların aslında beklemediğini fark etti—onlar dinliyordu. Sesin içinden bir şey gelmesini bekliyorlardı. Tam o sırada karanlığın içinden ince bir çizgi daha belirdi ve bu kez bir kapı formuna büründü. Kapının yüzeyi aynaya benziyordu. İçinde Serenad kendini gördü… ama görüntüdeki Serenad, beyaz kabanlı değildi. Üzerinde siyah bir üniforma vardı ve elinde kırmızı dosya tutuyordu. Ve en tuhafı, o görüntüdeki Serenad doğrudan ona bakıp hafifçe başını sallıyordu. Serenad bir an geri çekildi ama görüntü de onunla birlikte hareket etti. Sanki ayna bir yansımayı değil, başka bir gerçekliği taşıyordu. Siyah üniformalı Serenad dudaklarını araladı ama ses dışarıdan değil, doğrudan Serenad’ın zihninin içinde yankılandı: “Geciktin.” Bu tek kelime, çevredeki tüm sesleri bastırdı. Protestocular aynı anda diz çöktü. Kırmızı dosyalar tekrar ellerine yapışmış gibi havaya kalktı ve hepsi aynı yöne, çatlağın içindeki kapıya çevrildi.
Serenad nefes almakta zorlandı. Cebindeki satranç anahtarlığı yere düştü ve karın üstünde dönerken durduğunda, bir anlığına tahtadaki bir konum gibi görünüyordu. “At f5’e gitmek için acele etmemek gerekir” cümlesi zihninde tekrar çınladı, ama bu kez kendi düşüncesi gibi değildi—sanki biri ona bunu hatırlatıyordu. Çatlak genişleyip tüm boş arsayı yutmaya başladığında, kalabalıktan bir ses yükseldi: “Yeni döngüye hoş geldin.” Serenad tam geri dönmek isterken, ayaklarının altındaki zemin çözüldü ve karanlık onu sessizce içine çekti. Karanlığın içinde düşüş beklediği gibi olmadı. Yukarıdan aşağıya değil, sanki her yöne aynı anda çekiliyordu. Zaman hissi tamamen kaybolmuştu; nefes alıp almadığını bile anlayamıyordu. Sonra bir anda “sert” bir yere değil, yumuşak bir yüzeye düştü. Gözlerini açtığında yine aynı karla kaplı sabah vardı. Ama bu kez protestocular yoktu. Boş arsa da yoktu. Şirket binası ise sanki hep oradaymış gibi birkaç metre önünde duruyordu.
Binanın kapısında kendi adı yazıyordu: SERENAD – ZAMAN UYUM DEPARTMANI. Kapı kendiliğinden açıldı. İçeriden sıcak, düzenli bir ışık ve uzak bir saat sesi geliyordu. Duvarlarda sayısız satranç tahtası asılıydı; hepsinde farklı bir oyun yarım bırakılmıştı. İçeri girdiğinde resepsiyonun arkasında oturan kişi başını kaldırdı. Bu kişi… Serenad’ın aynadaki siyah üniformalı halinin ta kendisiydi. Hafifçe gülümsedi. “Bu kez doğru zamandasın,” dedi ve elindeki kırmızı dosyayı masaya bıraktı. Serenad’ın cebindeki anahtarlık son kez titrediğinde, bu bir uyarı gibi değil, bir karar gibi hissettirdi. Siyah üniformalı hali ona bakıyordu; yüzünde ne tehdit ne de merak vardı, sadece kesinlik. “İlk hamle” dedi yeniden. “Her şey onunla başlar.”
Serenad gözlerini kapattı. Satranç tahtaları, kırmızı dosyalar, çatlak kapı ve karla kaplı boş arsa… Hepsi zihninde üst üste bindi. Ama bu kez bir şey farklıydı: artık dışarıdan bakan biri değildi, oyunun içindeydi. Gözlerini açtığında tek bir satranç tahtası gördü. Taşlar yerli yerindeydi ama oyun henüz başlamamıştı; tüm taşlar başlangıç dizilişinde, sessiz ve bekliyordu.
Elini uzattı. Bir taş değil, oyunun kendisini oynuyormuş gibi, ilk hamleyi yaptı, g1 deki at f3’e gider.
Ve o anda bina, satranç tahtaları, saat sesi… hepsi aynı anda durdu…
Serenad gözlerini tekrar açtığında kar yağıyordu. Sabahın alacakaranlığı aynıydı. Şirket binası yoktu. Protesto yoktu. Çatlak yoktu.
Cebine baktı. Anahtarlık yoktu.
Sadece elinde tek bir kırmızı dosya vardı.
Üzerinde yazıyordu:
“Aday No: 314 – İlk gün yeniden başlatıldı.”
Ve uzaktan bir saat sesi geldi.
Tik.
Tak.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama bu kez Serenad, sesi tanıyordu.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Ses giderek daha düzenli hale geldi. Serenad bir süre bunun nereden geldiğini anlayamadı. Bir an için uzaklardan gelen dev bir saatin sesi sandı. Sonra ses değişmeye başladı. Tik ve takların arasına başka bir ritim karıştı.
Dum.
Dum.
Dum.
Kalp atışları.
Birbirine karışan sesler arasında kırmızı dosyanın üzerindeki yazılar bulanıklaştı. Satranç tahtaları silikleşti. Duvarlar sanki sisin içine çekiliyormuş gibi dağıldı. Serenad gözlerini kırpıştırdı. Siyah üniformalı hali hâlâ karşısında duruyordu ama yüz hatları artık net değildi. Birkaç saniye sonra o yüz, başka birine benzemeye başladı.
“Serenad… Serenad…”
Ses uzaktan geliyordu.
“İyi misin?”
Bu kez ses daha yakındı.
Bir şey omzuna dokundu…
Karanlık yavaş yavaş dağıldı.
Serenad gözlerini açtığında tavandaki solgun ışığı gördü. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı. Sonra odası olduğunu fark etti.
Yerde duran satranç tahtası yerindeydi.
At hâlâ f5 karesinde değildi.
Tahtanın yanındaki metal anahtarlık yerin de duruyordu.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Kalbi hızla çarpıyordu.
Dum.
Dum.
Dum.
Bir süre tavana bakarak nefesini düzenlemeye çalıştı…
“Şükürler olsun. İyi ki eve gelmişim. Sonunda uyandın.”
Serenad başını çevirdi.
Yanındaki yatakta kalan arkadaşı ona bakıyordu. Yüzünde hem endişe hem de hafif bir tebessüm vardı.
“Gece boyunca sayıkladın,” dedi. “Bir ara ‘yanlış zaman, yanlış iş’ diye tekrar edip durdun. Sonra da sürekli satranç taşlarından bahsettin.”
Serenad doğrulup oturdu. Başı ağırlaşıyordu. Uykusuzluk, ilaçları almaması ve ilk iş gününün stresi zihnini karmakarışık etmişti.
Pencerenin dışına baktı.
Kar yağıyordu.
Sabah yeni ağarıyordu.
Ve birkaç saat sonra gerçekten işe başlayacaktı.
Masanın üzerindeki saate baktı. Saniye ibresi ilerlemeye devam ediyordu. Ne çatlak vardı, ne protestocular, ne de gizemli bir şirket.
Yalnızca odası, satranç tahtası, kalbinin ritmi ve yaklaşan ilk iş gününün heyecanı vardı.
Ama gözleri istemsizce yerdeki tahtaya kaydı.
Bir anlığına, yalnızca bir anlığına, atın yer değiştirmiş olabileceğini düşündü. Sonra başını salladı.
“Fazla uykusuz kaldım galiba,” diye mırıldandı.
Yine de tahtaya ikinci kez bakmadan odadan çıkamadı. Çünkü rüyanın kaybolup gitmesine rağmen, içinde açıklayamadığı küçük bir his kalmıştı:
Sanki gördüğü her şey tamamen hayal değildi.

