Bir fotoğraf karesi bazen bin kelimeyi susturur, bin yarayı kanatır. Gazipaşa’nın ortasında, boynu bükük duran o kuyuya bakınca insanın kulağına bir hatıranın feryadı geliyor. Bir zamanlar su, ay sonu kapıya dayanan bir “fatura” değil; toprağın bağrından çekilen bir “hak” idi. Şimdi ise pınarlar borulara, borular fabrikalara hapsedildi. Kendi toprağımızın alın terine müşteri olduk. Bu hikâye, suyun değil; bizim vefamızın kurumasıdır. İşgal ise vefanın bittiği yerde başlar.
Gazipaşa’daki kuyu fotoğrafı,
Sapanca’nın suya dair hatırasını fısıldıyor bize.
Eskiden kuyu başında birleşirdi ellerimiz.
Çıkrık dönerken yalnızca kova değil;
mahallenin derdi, sevinci, haberi de yukarı çekilirdi.
Su, faturası ödenen bir hizmet değil;
toprağın bağrından çekilen bir hak idi.
Su aziz idi.
Aziz olan ise satılmaz idi.
Sonra zamanı değiştirdik, kendi ellerimizle.
Kuyuları unuttuk, pınarları borulara, boruları fabrikalara hapsettik.
Kendi suyumuz, yabancı sermaye etiketiyle bize geri satılır oldu.
Yetmedi, bir de onların hayrat çeşmelerine şükreder olduk.
…
Açık konuşalım.
Ötekine çuvaldız batırmak kolay.
Fabrikalar, sermaye, fırsatçılar…
Ama iş kendimize iğne batırmaya gelince elimiz titriyor.
Oysa suyun hikâyesinde payımız hiç az değil.
Gazipaşa’daki kuyu hâlâ orada.
Taşı yerinde, gövdesi sağlam.
Bir de dili olsa da konuşsa:
“Kaç yıl oldu yüzüme bakmayalı?
Kaç zamandır kapağımı açıp da halimi sormadınız?” dese,
ne cevap vereceğiz?
…
Tam da bu noktada,
Belediye’nin su fabrikalarıyla yürüttüğü hukuk mücadelesini,
mahkeme dosyalarına sıkışmış soğuk bir “belediye işi” olarak görmemek lazım.
Bu mücadele;
betona hapsedilen pınarların yeniden nefes alma çabasıdır,
bir halkın hakkını tarihe not düşme iradesidir,
yıllardır suskun kalan yetim çeşmelerin davasıdır.
Bu mücadele;
tarihi camilerimizden göğe kaldırılan ellerin,
ilk kez yere, öz toprağına dokunma mücadelesidir.
Ve aslında bu mücadele;
kuyunun kalbine yeniden su yürütme,
toprağın bağrında ki o kadim hatırayı
özgür bırakma mücadelesidir.
…
Gazipaşa’daki kuyu,
ne bir nostalji objesi
ne de geçmişe ağıt olsun.
O kuyu, suyla değil; irade ile yeniden dolsun.
Bir Nasuh tövbesi gibi…
Yanlışı fark edip, yeni sözler verilsin.
Mesela…
Su fabrikalarıyla yürütülen hukuki süreçlerden elde edilecek kazanımlar,
yeniden mahallelere dönsün.
Kuyulardan ücretsiz akan su,
“Bu su hepimizindir” cümlesinin sessiz ama somut karşılığı olsun.
Mesela…
Mahalle aralarında kalan kuyular, çeşmeler ihya edilsin.
Birer hasbihal köşesi gibi yaşatılsın;
insanın suyla, komşusuyla ve geçmişiyle yeniden konuştuğu yerler olsun.
Mesela…
Deprem gibi olağanüstü zamanlarda bu kuyuların
ne kadar hayati olduğu unutulmasın.
Acil Durum Su Noktası olarak tescillenip, bakımları düzenli yapılsın.
Ve en önemlisi…
Çocuklarımıza suyun pet şişelerden değil,
topraktan geldiği anlatılsın.
Bu kuyular, kitaplardan önce
hayatın kendisinden ders veren canlı sınıflar olsun.
O zaman kuyu bize yeniden seslenir…
“Su burada, toprak burada, kuyu burada…
Eksik olan sizdiniz.”

1 Yorum
Bir anda çocukluğuma gittim. Oyunlar oynayıp susayınca tulumbadan kana kana içtiğimiz, serinlediğimiz günler gözümün ününe geldi.