1950’lerde Sapanca’ya gelen elektrik, kasabanın kaderine tutulan titrek bir aydınlık idi.
O gün yanan lambalar sadece evleri değil, hayalleri de aydınlattı. Işık, bir imkândı; ilerlemekti, umut etmekti. Ama bugünlerde, modern dünyanın tüm vaatleri, bir anda mum arayan ellerin telaşında kaybolabiliyor. Tıpkı hayat gibi…Bir varmış, bir yokmuş dercesine; sessiz ve geçici.
1950 yılında,
İller Bankası’nın eliyle Sapanca’ya kurulan ilk elektrik tesisatı,
enerjisini homurdanan 67 beygirlik bir dizel santralden alır,
alçak gerilimle evlere, kahvelere, sokaklara usulca dağıtırdı.
O ince, titrek aydınlık sadece ışık değildi;
gelecekti, ilerlemekti, hayal kurmaktı.
Başlarda ışık bir misafirdi.
Akşamları erken kapatılır,
“boşa yanmasın” denirdi.
Sonra alıştık.
Alışmak, sahiplenmekten daha sessiz oldu.
Elektrik artık bir lütuf değil,
kesintisiz olması gereken bir hak sayıldı.
Belki de gittiğinde bu kadar şaşırmamız bundandı.
Bugün dönüp bakınca o ışığın kıymetini daha iyi anlıyoruz.
Dünya ışıl ışıl ama karanlık hâlâ fırsat kolluyor.
Bir anda kapı aralığından süzülüp,
hepimizi mum ışığına mahkûm edebiliyor.
Kesinti sadece elektriğin değil;
günlük hayatın, huzurun, konforun da kesintisi oluyor.
…
Işık gidince herkes aynı refleksi veriyor:
Derin bir iç çekiş…
Kısa bir bakışma…
“Şimdi ne olacak?”
Ve ardından tanıdık bir sahne başlıyor…
Bahaneler Festivali.
Yağmur biraz fazla yağmış…
Rüzgâr biraz sert esmiş…
Bakım biraz gecikmiş…
Her açıklama, sanki fiyonkla sunulmuş gibi.
Ne tam kızabiliyorsun,
ne tam gülebiliyorsun.
İçinde tanıdık bir boşluk…
Ama hiçbir fiyonk,
karanlığı aydınlatmıyor.
Telefonun şarjı düşünce gelen o içsel panik,
modemin göz kırpan ışığını özleyen bakışlar,
mum ararken evde yaşanan o küçük koşturma…
Sessiz bir tiyatro gibi.
…
Bir anda karartıyor düşünceleri…
Planlar,
projeler,
sohbetler…
Hepsi yarım kalıyor bir süreliğine.
Ve o sessizlikte şunu fark ediyoruz:
Işık, sandığımız kadar sonsuz değil.
Sonra bir “tık” sesi geliyor.
Bir ampul yanıyor,
modem göz kırpıyor,
televizyon açılıyor.
Hayat, kaldığı yerden devam eder gibi oluyor…
…
Ama Sapanca’da karanlık tam anlamıyla galip gelemez!
Çünkü bu kasabada ışık sadece lambalarda değil,
insanların kalbindedir.
Bir an yanar,
bir an söner.
Ve o kısa karanlık aralıkta
şunu anlarız:
Aslında hiçbir şey tam olarak elimizde değildir.
O yüzden her kesinti,
biraz da faniliği fısıldar kulağımıza.
Ve her geri dönüş,
“buradayım ama şimdilik” der.
Zaten hayat,
bir ışığın süresi kadar değil midir?
Sessizce geçip giden ömrümüzün en sade özeti gibi.
Bir varmışşşş, bir yokmuşşşş…

2 Yorum
Sene 1950 sapanca ilk ilik yanıyor 57 beygirlık bir motor ve köyüm dibek taşa 1980 sonrasın da geliyor sapanca merkez ve dibektaş köyü dokuz kılometre otuz yıl sürmuş köyüme ulaşması zaman nasıl şohit oluyor yaşananlara bugün bir yıl sürmeyecek olan bir eylem otuz yıl beklemiş geçmişte otuz yıl bekleyen köylü ne şükretmiştir kim bilir dostum buğün eksik olan tek şey şükür teşekkür dir zannımca güzel yazın için teşekkür ederim
Güzel bir yazı sene 1950 sapanca aydınlanıyor öğün ilk işik neler hissettirdi insanımıza yoklukta bir işik ne şükür sesleri yükselmiştir bügün eksik olan