Hayret, insanın Allah’a açılan ilk kapısıdır. Bu kapı kapandığında, insan da içe kapanır. Hayret, basit bir şaşkınlık değil; ruhun derinliklerinde Allah’la kurulan ilk bağdır. Bugün, yapay zekâ ve hız çağında, insan bu bağı fark etmeden yitiriyor. Her şeyi bilir gibi yaparken, hiçbir şeye hayret edemez hale geliyor. Ama Sapanca…Hâlâ durup baktırıyor. Hâlâ içimizdeki hayreti uyandırabiliyor. Ve belki de bu yüzden, hâlâ insana iyi geliyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş,
yapay zekânın “insansızlaştırma” sürecine dönüşebileceğini söylemişti.
Oysa tehlike bundan ibaret değil.
Yapay zekâ, yalnızca insanı değil,
insanın Rab ile kurduğu bağı da
hayatın dışına itme riski taşıyor.
İnsanlık, var olduğundan beri İlah ‘a yönelerek yaşadı.
Duasını, dileğini, içindeki sesi hep göğe bıraktı.
Sanki hepsi göksel bir hafızada tutuluyor gibiydi.
el-Kerîm, insanın en büyük bulut sağlayıcısıydı.
Bugün yeni bir adres çıktı: Yapay Zekâ.
Sorular artık göğe değil, algoritmalara soruluyor.
El-Mucîb’in yanıtı sabır isterken,
yapay zekâ saniyeler içinde liste sunuyor.
İlahi bekleyiş ile dijital hız arasında kalan insan,
aceleden yana oluyor.
Yapay zekâ fark ettirmeden Mâlikü’l-Mülk ‘ün yerine geçiyormuş gibi;
soruları yanıtlıyor, müzik yapıyor, resim çiziyor.
Elbette El-Hayy ve El-Kayyûm olanı yok etmesi mümkün değil.
Ama insanın O’nu unutması artık mümkün.
Asıl tehdit burada: algoritmaları kutsallaştırmak.
Bu, çağın dijital putperestliği.
Çözüm: Sapanca
Sokrates, “Hayret bilgeliğin başlangıcıdır” demişti.
İnsan hayretini kaybettiğinde,
bilgelikten de El-Fettâh olandan da uzaklaşır.
Çünkü hayret bir şaşkınlık değil;
ruhun El-Vedûd ile kurduğu ilk bağdır.
Yapay zekâ bu bağı gevşetiyor.
Algoritmalar karar veriyor, yapay zekâ yanıtlıyor.
Göğe bakış azalıyor.
Toprağın kokusu, rüzgârın sesi unutuluyor.
Hayret yavaşça siliniyor.
İnsanın göğe yönelişi azalırken,
Sapanca hâlâ hayrete açılan bir pencere olarak duruyor.
Sabahın seherinde gölün üstüne ince bir sis iner.
Göl ile gök birbirine karışır, sınır kaybolur.
İnsan durur, bakar…
İçinden bir “Subhanallah” yükselir.
Kanatlarında hesap yoktur, sadece denge.
Çığlıkları gölün sessizliğini deler.
“Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih eder.”
Samanlı Dağları uzaktan hep aynı görünür.
Ama mevsimlerle renk değiştirir:
baharda yemyeşil,
sonbaharda kıpkızıl,
kışın bembeyaz.
“Her şey bir ölçüye göre yaratılmıştır.”
Kuru toprak baharda canlanır.
Karalahana yeşillenir, ıhlamur çiçekleri sararır.
“Ölü toprağa hayat veren O’dur.”
Dereler göle karışır. Ne taşar ne eksilir.
Göl sessiz bir dengeyi korur.
“O, suyu ölçüyle indirir.”
Yaz gecesi yıldızlar göle düşer. Gökyüzü iki kat olur.
Hayret bazen gökte değil, suda parlar.
“Gökte burçları yaratıp süsleyen O’dur.”
Yağmurdan sonra dağ eteklerinde mantarlar belirir.
Kimsenin ekmediği, görünmez bir elin sunduğu rızık gibi.
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”
Gölün derinlerinde sazan ve turna dolaşır.
Sessizlik içinde saklı bir canlılık vardır.
“Gölden taze et yemeniz için…”
Sonbaharda dallarda cennet hurmaları parlar.
Güneş tatlı bir meyveye dönüşür.
“Allah gökten su indirir, onunla türlü meyveler çıkarır.”
Bahçelerdeki elmalar mevsimlerin izini taşır.
Bir ceviz kabuğunda düzen gizlidir.
Küçük bir çekirdekte sonsuzluk sezilir.
“Allah’ın nimetini hatırlayın.”
Bir formül gibi değil;
bir varlık gibi.
Bir ihtimal değil;
bir kesinlik gibi.
Çünkü, Sapanca’da dört ayağı ile yere basanları,
iki kanadı ile uçanları
ve toprağa kök salanları El-Hâlık yaratmıştır.
Kısacası Sapanca’nın bütün sahneleri bir şey söyler:
El-Karîb hâlâ yanı başımızda.
Veri gölünde boğulmak yerine,
Er-Rahmân ‘ın gölünde hayret etmeyi seçelim.
Hayret insanın son sığınağıdır.
Sapanca ise bu sığınağın adı.

1 Yorum
Emeğine, kalemine sağlık. Okurken bir ara sarhoş gibi hissettim. Bizi aldın götürdün başka diyarlara…