Sapanca…Gölü, ormanı, antik kalıntıları ve yüzyılların fısıldadığı anılarıyla sessiz bir tarih kitabı gibi. Bir zamanlar Rumların, Ermenilerin ve Türklerin iç içe yaşadığı, küçük ama güçlü hayat hikâyeleriyle dolu olan bu kasaba, zaman zaman göl sularının altından çıkan gizemli taşlarla geçmişini hatırlatıyor. Fener Rum Patriği’nin ziyaret ettiği Sapanca’ya, Papa neden gelmedi?
Sapanca…
Gölün buğusu, ormanın derin kokusu,
su çekilince açığa çıkan kadim taşlarıyla,
sessiz bir geçmişi saklayan gizemli bir kasaba.
Patrik Bartholomeos ara sıra gelirdi,
sessizce yürürdü göl kıyısında,
sokak sokak tarihin izini sürerdi.
Peki ya Papa?
İznik’e kadar gelmişken,
bir solukta Sapanca’ya uğrayamaz mıydı?
Burada da konuşan kalıntılar var…
Suyun, toprağın, geçmişin anlattığı hikâyeler.
Belki duymadı Sapanca’nın fısıltısını…
Belki vakti dardı,
Belki de yolu farklıydı…
Madem öyle,
biz koyalım kulağımızı toprağa.
Varsın Sapanca bize anlatsın,
biz de dünyaya tercüman olalım.
Rumların “Bir Kasaba” Dedikleri Yer
20’nci yüzyılın başında Sapanca,
gölün sabah sisi kadar berrak ve küçük bir yerleşimdi.
Türklerin, Rumların, Ermenilerin ve birkaç Yahudi ailenin
aynı kaynaktan su içtiği,
aynı göl kokusunu soluduğu bir yerleşim.
Rum mahallesi vardı;
Türklerin mahallesi istasyona yakındı.
Ermeniler ise Rumlarla iç içe yaşardı.
Evlerde Rumca dualar,
pazarda Türkçe seslenişler,
akşamüstü bahçelerde karışmış kahkahalar duyulurdu.
Diller ayrı, hayat ise ortaktı.
Sözlü Tanıklıkların Anlattığı Sapanca
Atina’daki Küçük Asya Araştırmaları Merkezi’nde saklanan tanıklıklar,
Sapanca’nın kaybolmuş fotoğraf albümü gibidir.
Evgeniya Konstantinidi (1890),
Dorothea Abacı (1903),
Efteripi Kiousi (1903),
Har. Abacı (1905) bu topraklarda doğdu.
Babaları marangoz, keresteci, bahçıvan;
anneleri Ortaköy, Koritsa, İzmit kökenliydi.
Ve hepsi aynı cümleyi tekrarladı:
“Biz Sapancalıyız. Göl bizim, dağ bizim, komşu bizim.”
Günlük Hayat: Meyvecilik, İpek, Pazarlar
Rumların mesleği meyvecilikti.
Kiraz, armut, kestane, ceviz…
Ürünler sabahın erken trenleriyle İstanbul’a giderdi.
İpek kozası yetiştirir, İzmit’e satarlardı.
Türkler ovada çiftçilik yapar, balık tutardı.
Ermeniler ustalık gerektiren işlerde mahirdi.
Cuma günleri Rum pazarı,
diğer günlerde Türk pazarı kurulurdu.
Aynı yol, aynı toprak, farklı tezgâhlar…
Ama akşam olduğunda
herkes yine aynı gölün üzerine düşen gün batımını izlerdi.
Okul, Kilise ve Rivayet
Rumların iki katlı, mütevazı bir okulu
bir de Panagia Kilisesi vardı bu topraklarda.
Halk arasında “Uyurken Ölen Kilisesi” derlerdi ona.
Rivayete göre bir gece,
yaşlı bir kadın elinde titrek bir fenerle dolaşmış sokaklarda.
“Kilisenin yeri burası…” demiş,
sonra da sis gibi kaybolmuş gözlerden.
Ertesi sabah halk,
tam da onun parmağıyla işaret ettiği yere kurmuş kiliseyi.
Kadınlar üst katta,
erkekler alt katta ibadet ederdi;
hurma ağaçlarının gölgelediği avluda
her bahar panayırın şenliği yükselirdi göğe.
Bugün göl çekilip de taşlar görününce
kimileri kilise olabilir der
“Ermenilerin Maryammar Kilisesi”,
kimileri susar…
Ama bir gerçek vardır ki,
bu taşların dili hâlâ Rumca bir masal gibi
rüzgâra fısıldar.
Çalkantı ve Göç: 1921–1922
1920 yazı…
Çetelerin gölgesi düşünce Sapanca gerildi.
Rum kadınlar ve Ermeni çocuklar,
Müslüman komşularının evlerinde saklandı.
Her gün kapıya bırakılan bir tas çorba,
bir çocuk için dünyanın en güvenli limanıydı.
Bir hafta süren sessiz endişe,
Rumların köklerinden kopmasına neden oldu.
Tren sesleri bu kez ticaret değil, ayrılık taşıdı.
Kimisi yürüyerek, kimisi vagonlara sığınarak İzmit’e gitti.
Geride kalan sadece taş değildi;
komşulukların gömülü nefesi,
göl kıyısında yarım kalmış çocukluktu.
Gölün Hafızası ve Çınarın Gölgesi
Bugün Sapanca sahildeki o dev çınar,
belki Thomai’nin koşarken düşürdüğü topu,
belki Harikliya’nın gülüşünü,
belki Dorothea’nın okul yolu adımlarını hâlâ saklıyordur.
Tarih bazen kitaplarda değil ağaç gövdelerinde durur,
bazen çekilen gölün taşlarından, “beni unutma” seslenir.
Sonuç: Biz Dinleyelim
Papa gelmedi diye hikâye eksilmez.
Çünkü Sapanca’nın hafızası,
bazen gölün kıyısından, çınarın gövdesinden,
bazen Rumca bir ağıttan, Türkçe bir ninniden konuşur.
Burası, gelenleri değil, anlayanları hatırlar.
Bu kasaba, tek bir halkın değil,
yan yana yaşamış insanların ortak kalbidir.
Ve biz, bu toprağın fısıltısını duyanlarız.
Çünkü Sapanca, zamana direnen bir hatıradır.
