Kamusal alandan sokaklara, kornaların öfkesinden klavye başındaki linçlere, hastane koridorlarından okul sıralarına kadar… Her yerde aynı “asabiyet” röntgeni: Kavga etmeyi gerçekten var olmak mı sanıyoruz? 1932’deki “Sapanca halkı asabidir” gazete manşetiyle bugünün “modern kovboyluğunu” çarpıştırırken, aslında kadim bir hayatta kalma refleksini sorguluyoruz. Bir yanda emekle örülen turizm vizyonu, diğer yanda “ben buradayım” demenin en gürültülü ve ilkel yolu olan şiddet kültürü… Genlerimize işlemiş bu sert mirası, artık huzurla takas etmeye hazır mıyız?
Eskiden düşünerek var oluyorduk.
Şimdi kavga ederek görünür olmaya çalışıyoruz.
Yüzyıllar önce René Descartes,
“Düşünüyorum, öyleyse varım” diyerek
insanın varlığını akılla temellendirmişti.
Bugün ise kamusal alanda, sokakta,
trafikte, sosyal medyada
bambaşka bir önerme yankılanıyor sanki:
“Kavga ediyorum, öyleyse varım (!)”
Bu bir varoluş değil;
gürültüde kaybolmamaya çalışan bir zihnin refleksi.
Akıl kulesinden düşen insan,
boşluğu düşünceyle değil,
çatışmayla doldurmaya çalışıyor.
Peki bu bitmek bilmeyen asabiyet nereden geliyor?
Gündelik hayatı bir “Vahşi Batı” sahnesine çeviren
bu hırçınlık sadece bugünün meselesi mi?
Yoksa bu topraklarda kuşaktan kuşağa aktarılan
kadim bir miras mı?
Bu sorunun izini sürmek için 1932 yılına gitmek yeterli.
Bir gazete kupüründe, muhabir Ragıp Kemal Sapanca için şöyle yazıyor:
“Buranın halkı çok asabi ve sert insanlardır…
Namaz ve oruçlarına dikkat ederler ama kavga ve gürültü fazladır.
Burada her gün adam vurmak, birbirlerini bıçaklamak olağan şeylerdendir.”
Yıl 1932…
Nüfus 9 bin.
Beş fırın, altı kahvehane.
Ama asabiyet, bugünkünden geri değil.
Demek ki mesele yeni değil.
Sadece şekil değiştirmiş.
Çünkü bu topraklarda hayat hiçbir zaman kolay olmadı.
Haçlılar geçti, Moğollar geçti.
İmparatorluklar kuruldu, yıkıldı.
Dar vadilerde, sert iklimlerde,
belirsiz yarınlar için insanlar hep tetikteydi.
Hayatta kalmak için sert olmak gerekiyordu.
Ama bugün başka bir yerdeyiz:
işte kırılma tam da burada.
Atalarımızdan bize miras kalan şey mücadele ruhu olmalıydı;
ama biz o ruhu, çoğu zaman nobran bir refleks olarak taşıyoruz.
Bugün o ağır mirası;
trafikte bir kornada,
sokakta bir bakışta,
sosyal medyada bir yorumda harcıyoruz.
Sanki, kavga artık bir zorunluluk değil,
bir gösteri biçimi gibi,
bir “ben buradayım” deme yöntemi.
Oysa…
Sapanca’nın ruhu buna hiç benzemiyor.
Sapanca Gölü gibi duru bir tarafımız var bizim;
sakin, derin ve kendinden emin.
Samanlı Dağları gibi bir tarafımız var bizim;
sessiz ama güçlü, vakur ama sabırlı.
Ve bir de insan hâlimiz…
İşte en büyük çelişki burada.
Bir yabancı yolda kalsa ilk biz koşarız.
Bir felaket olsa tek yürek oluruz.
Ama gündelik hayatta en küçük kıvılcımda birbirimize çarparız.
Demek ki mesele karakter değil,
anı yönetememek.
Sevincimiz de öfkemiz de “çok çabuk gaza geliyor.”
Ve biz çoğu zaman var olmayı;
anlaşılmakta değil,
baskın çıkmakta arıyoruz.
Bağırınca duyulduğumuzu,
çarpınca fark edildiğimizi sanıyoruz.
Oysa gerçek çok daha basit:
Var olmak için kavga etmeye değil,
konuşmaya ihtiyacımız var.
Dinlemeye…
Anlamaya…
Çünkü insanı var eden şey sesinin yüksekliği değil,
sözünün ağırlığıdır.
Belki de artık içimizdeki o görünmez mottayı değiştirme zamanı gelmiştir:
“Konuşuyorum,
dinliyorum,
anlıyorum…
Ve bu yüzden varım.”
Aksi halde, 1932’de yazılan o satırlar
bir yüzyıl daha peşimizi bırakmayacak.
Oysa biz, kendimize hatırlatmayı bilen bir toplumuz:
“Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de alçalt.
Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz ki eşeklerin sesidir.”
(Kur’an, Lokman 31/19)
