Sapanca INFO

Maşukiye Merkez Camii Haziresi

Sapanca’yla Maşukiye, iki ayrı yer değil; aynı kalbin iki atışı gibidir. Biri gölün mavisinde nefes alır, diğeri dağın yeşilinde. Ama ikisini birleştiren, geçmişin derin sesi…Maşukiye Merkez Camii Haziresi’nde taşlar sessiz değildir; her biri bir hatıra, bir dua, bir zaman yankısı. Kim bilir, belki biri size göz kırpar: “Selam, ben 1800’lerden geliyorum.”



Sapanca ile Maşukiye haritada iki ayrı isim gibi görünür; ama aslında aynı hikâyenin iki güzel sayfasıdır.
Aralarındaki mesafe bir nefes kadar kısa, gönül bağıysa asırlık.
Kimileri Maşukiye’yi Sapanca sanır, kimileri ikisini kardeş bilir — her iki hâlde de yanılmazlar.
Çünkü bu topraklarda rüzgâr bile aynı melodiyi taşır, göl de dağ da aynı huzuru yansıtır.

Maşukiye, yalnızca doğasıyla değil, geçmişiyle de yaşar.
Merkez Camii’nin yanındaki o küçük hazire — işte orası, tarihin sessiz kalbi.
Taşlar orada susmaz; konuşur, fısıldar, anlatır…
Kimi “Ben 1800’lerden geliyorum,” der; kimi “Buradayım, unutma beni.

Bölgenin Gerçek Hazinesi: Sessiz Tanıklar

Bu bölgenin zenginliği gölün mavisinde, dağın yeşilinde değil sadece.
Asıl hazine; insanların paylaştığı anılarda, komşuluklarda, göç hikâyelerinde, bayram sabahlarının telaşında saklı.
O miras, şimdi taşların arasına sinmiş bir sessizlik olarak karşımıza çıkıyor.

Hazirenin taşları, geçmişin tanıkları.
Her biri bir ömrün özeti; kimlik, inanç, zarafet…
Bakmasını bilen göz için orada tarih değil, insanlık birikimi durur.

Zamanın İçinde Bir Moda Defilesi

Maşukiye Merkez Camii Haziresi, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan taşlarıyla yaşayan bir tarih kitabı gibi.
Kadın taşlarında zarif gül buketleri, narin çiçek motifleri, ince hotoz başlıklar…
Erkek taşlarında kavuklar, fesler, sarıklar — her biri dönemin ruhunu anlatır.

Taşlara dikkatle baktığınızda Osmanlı’nın sessiz bir “moda defilesi” başlar.
Fesin biçimi bile size tarih fısıldar: Azizî fes gördüyseniz, bilin ki o taş Sultan Abdülaziz zamanındandır.
Her ayrıntı, geçmişe açılan bir pencere gibidir.

Taşlar Konuşuyor, Hem de Edebiyle

Bu taşlar yalnızca süslü değil; adeta edebiyatla nefes alıyor.
Kitabeler, mezar sahibinin kaleminden çıkmış birer veda mektubu gibi:
“Ben kimdim, nasıl yaşadım, nereye dönüyorum…”

Osmanlı taş kültüründe “taşı konuşturma” sanatı öyle güçlüdür ki,
bazen bir kelime, bütün bir dönemin duygusunu taşır.
Bu taşlar, sessizliğin içindeki en güzel cümlelerdir.

Çerkes İzleri: Kimliğin Taşa Kazınmış Hâli

Haziredeki birçok taşta Çerkes köklerinin izleri görülür.
Kitabelerdeki memleket adları, soy vurguları, bir halkın kimliğini nasıl gururla taşıdığını gösterir.
Bugün sosyal medyada “Adige asıllı, Nalçik doğumlu” yazanlar varsa,
bilin ki onların ataları, bu taşlarda aynı kimliği taş yürekle kazımış.

Maşukiye’nin kültürel mozaiği burada sessiz ama gururlu bir şekilde duruyor.
Her taş, bir göç hikâyesinin son durağı; bir kökün yeniden filizlenişi.

“Mezar Taşıyla Ne İşimiz Olur?” Demeyin

Belki soracaksınız: “Bu kadar taş, bize ne söyler ki?”
Ama bu taşlar, tarihçiden sosyoloğa, sanatkârdan yazara kadar herkese seslenir.
Her biri birer belge, birer hikâye, birer duygu.
Üzerindeki bir çizgi bile, dönemin insanını anlamak için ipucu taşır.

Eğer bu haziredeki taşlar tek tek incelense,
Osmanlı mahallelerinin nabzını, geleneklerin kökünü,
ve insanların birbirine nasıl tutunduğunu okumak mümkün olurdu.

Son Söz: Taşa Bir Göz Kırpın

Bir gün yolunuz Maşukiye’ye düşerse,
kahvaltınızı edip doğaya karışmadan önce Merkez Camii’nin yanına uğrayın.
O eski taşlara bir göz kırpın.
Belki biri size şöyle fısıldar:

“Selam, ben 1800’lerden geliyorum…
Yıllar geçti ama hikâyem hâlâ burada.
Dinle beni — çünkü taş da konuşur, yeter ki kalple bakasın.”

Maşukiye’nin taşları, sessiz değildir.
Onlar, geçmişin bugüne yazdığı en güzel mektuplardır.
Ve o mektuplar hâlâ orada — göl rüzgârıyla uçuşan, yüzyıllık bir selam gibi.

Kaynak
İzmit Maşûkiye Merkez Câmii Hazîresi’nde Bulunan Osmanlı Mezar Taşları
Fotoğraf: Erkan Tuna

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...