Sapanca’nın vitrini her geçen gün parlasa da, gençlerden gelen acı haberler bize bir şeylerin eksik kaldığını gösteriyor. Sapanca’nın psikolojik sermayesi gençlerinin umut düzeyidir. Onların enerjisinin umut yerine sessiz bir asabiyete dönüşmesinin sebeplerini konuşmak zorundayız. Çünkü Sapanca’nın gerçek zenginliği; sadece ‘Toprak’ ya da ‘Su’ değil, değerlerimizi geleceğe taşıyacak olan “gençlik” tir.
Bir yanda sanayi…
Dağlarımızın suyunu şişeye koyan makinelerin ritmi,
vardiya giriş çıkış saatleri,
çipli kartların soğuk sesi.
Gençler için kapılar açık – ama – dar:
Mavi yaka, lojistik, üretim hattı…
Bir yanda turizm…
Otellerin ışıkları,
göl kıyısında taşınan kahvaltı tepsileri,
hafta sonu kalabalıkları…
Gençler için fırsatlar var – ama – sınırlı:
Garsonluk, resepsiyon, günübirlik işler…
…
Hızlı değişimin dar koridorlarında sıkışan gençlik,
görünmeyen bir yarayla karşımıza çıkıyor:
Değersizlik duygusu,
aidiyet eksikliği ve
geleceğe dair belirsizlik…
Tam bu noktada, o meşhur filmi hatırlayalım.
Umudunu Kaybetme filminde Chris Gardner,
oğluna o unutulmaz öğüdü verir:
“Birileri bir şeyi yapamadığında,
senin de yapamayacağını söyler.
Bir hayalin varsa onu korumalısın.”
Bugün Sapanca’da mesele;
gençlerimizin hayallerini kime ve neye karşı koruyacağıdır.
Filmdeki kahraman umudunu en dipteyken bile koruyabilmişti;
ancak bir kentin görevi,
gençlerini umutlarını korumak için
“en dibe” düşmek zorunda bırakmama olmalıdır.
Gelecek beklentisi zayıflayan her genç,
savunma mekanizması olarak “asabiyeti” seçer.
Kendini ifade edemediğinde,
sosyal alan bulamadığında,
sorularına bir cevap alamadığında;
Gardner’ın o meşhur “mutluluk arayışı”,
bizim sokaklarımızda yerini sessiz bir kırgınlığa bırakıyor.
Sosyal hayatın dengesizliği de bu gerilimi besliyor.
Sahilde bir kahvenin fiyatı,
ev kiraları, bir öğrencinin bütçesi,
sınırlı kültür-sanat alanları,
gençlerin iç dünyasına dokunan alanların ise
yok denecek kadar az olması.
Akademik dilde buna “soylulaştırma” deniyor;
sokaktaki karşılığı ise daha çıplak bir gerçek:
Doğup büyüdüğün mahallede
kendini yabancı hissetmek.
Bu ruh hâli;
bazen sessiz bir öfke,
bazen de toplumsal bir gerilim hattı olarak çıkıyor karşımıza.
Enerjisini umuda ve üretime yönlendiremeyen genç,
o potansiyeli başka bir yoldan çıkarıyor:
bazen bir tartışmada,
bazen bir kavgada,
bazen de geri dönüşü olmayan bir haberde…
Peki neden olmasın?
Sapanca’da gençler suyun yönetiminde söz sahibi olsa…
Turizmin sadece çalışanı değil, tasarımcısı olsa…
Kültür-sanat üretse, teknoloji geliştirse,
doğayı koruyarak kazanan bir ilçe kursa…
Sadece “hizmet eden” değil,
Sapanca’nın kaderinde söz sahibi olan “aktif birer paydaş” olsa…
Bunun için önce büyüklerin
şapkasını çıkarıp önüne koyması gerekiyor.
Sadece “ne kazandık?” diye değil,
“kimi kaybettik?” diye sormak için…
Doğru yöne akıtılmayan her enerji,
gün gelir yatağından taşar.
O enerjiyi tüketmek için değil,
yaşatmak için kullanmak ise hepimizin ortak sorumluluğu.
Sonuç olarak;
Sapanca’nın gerçek zenginliği,
ne fabrikalarında şişelenen su miktarında
ne de metrekareye düşen yatak sayısındadır.
Bugünün dünyasında asıl hazine,
bir kentin “psikolojik sermayesi”,
yani gençlerinin umut düzeyidir.
Gerçek başarı hikâyesi,
vitrindeki ışıkların parlaklığında değil;
o vitrinin önünden geçen gencin gözündeki ışıltıyla yazılır.
Umut azalırsa asabiyet artar;
umut büyürse Sapanca geleceğine kavuşur.
