Düşünün… Sapanca’da, bir anda sokak hoparlöründen önce kısa bir cızırtı, ardından boğuk ve metalik bir ses yükseliyor. Hemen kulak kesiliyorsunuz. İstemsizce dudaklarınızdan dökülen cümle şu oluyor: “Kim ölmüş?” Her vefat anonsu yalnızca bir cenaze çağrısı değildir. Aynı zamanda bir ömrün kapanan defteri, geride kalanların ise vicdan hesaplaşmalarını hatırlatan sessiz bir uyarıdır.
Sapanca’nın köklü geçmişinde nice gelenekler vardı:
Bir sofranın buğusu,
bir düğün davulunun sesi,
bir bayram sabahının kokusu,
bir mahalle alışkanlığının sessizliği…
Sonra zaman değişti.
Hayat değişti.
Sapanca değişti.
Telefonlar, internet, yapay zeka…
Ama bazı sesler hâlâ eskisi gibi.
Bunlardan biri de vefat anonsları.
…
O boğuk, mekanik ses sokaklarda yankılandığında Sapanca bir anlığına susar.
Eller işten çekilir.
Adımlar yavaşlar.
Kulaklar dikkat kesilir.
Ve o malum soru sorulur:
Sonra isim duyulur.
Namazın vakti…
Ardından cenazenin kalkacağı cami…
Artık herkes ne yapacağını bilir;
Cami avlusunda buluşulur.
Akrabalar…
Komşular…
Dostlar…
Tanıyan da gelir, yıllardır görmeyen de.
Çünkü ölüm, insanları bir araya getirmekte hayatın kendisinden daha başarılıdır.
Omuzlar birleşir, saflar sıklaşır, dualar yükselir.
Bir zamanlar aynı sokakta selamlaştığımız, aynı kahvede oturduğumuz bir insan için son kez yan yana gelinir.
Sonra o soru duyulur:
“Hakkınızı helal ediyor musunuz?”
Hep bir ağızdan cevap verilir: “Helal olsun.”
…
Hikâyenin en ağır tarafı bundan sonra başlar.
Ritüel biter, saflar bozulur, insanlar dağılır.
Herkes kendi hayatına döner.
Merhumun yaşanmışlıkları ise geride kalanların üzerinde kalır.
Artık, bir evde boş kalan bir sandalye vardır.
Kapının önünde eksik bir çift ayakkabı…
Bir çekmecede unutulmuş bir evrak…
Bir evin tapusu…
Ödenmemiş bir borç ya da yarım kalmış bir emanet…
Belki de yıllardır üzeri örtülmüş küçük bir mesele.
…
Ölüm sadece bir hayatı bitirmez.
Geride kalanların omuzuna yeni bir hayat yükler.
O hayatın içinde;
gurura kurban edilmiş küskünlükler,
söylenmesi ertelenmiş helallikler,
ödenmemiş haklar,
hesabı yapılmamış alın terleri vardır.
En çok zorlandığımız şeylerden biri de budur belki:
“Nasıl olsa hallederiz” diyerek ertelediğimiz meseleleri, ölümden sonra çözmeye çalışmak…
Oysa hayat, ertelediklerimizi bekleyecek kadar uzun değildir.
Ölüm ise yarım kalan hesaplarımızı tamamlamamıza izin verecek kadar sabırlı değildir.
…
Sapanca’nın sokaklarında bir gün yine o metalik ses yükselecek.
Sanki Samanlı dağlarından gelen bir yankı gibi…
Hayat yine bir anlığına duracak.
Ve herkes aynı soruyu soracak…
Soru yine cevapsız kalmayacak.
Belki hiç tanımadığımız biri.
Belki en yakınımızın adı.
Belki de bir gün kendi ismimiz.
Ritüel yine ezber üzerine.
Ama kalabalıklar dağıldığında, ezberler de dağılacak.
Geriye yalnızca hakikatin ağırlığı kalacak.
Çünkü “hak”, unutulunca kaybolmayacak, zaman aşımına uğramayacak.
Anons bitecek.
Cızırtı kesilecek.
Sapanca’da hayat kaldığı yerden devam etmeyecek.
Ve o mekanik sesin bıraktığı boşlukta tek bir soru asılı kalacak:
“Ben, arkamda nasıl bir ses bırakıyorum?”
