Sapanca INFO

Sapanca’nın Geçmişine Mutlak Butlan Kararı Verilebilir mi?

Hukukta ‘mutlak butlan’, bir işlemin en başından beri hiç var olmamış sayılmasıdır. Şehirlerin de hukuku vardır; hatalarıyla öğrenir, anılarıyla büyür, değişerek yaşar. Ancak bazen bir şehir öyle bir değişir ki, geçmişi hiç yaşanmamış gibi davranılır. Peki, hızla değişen Sapanca’nın hukuku için hafızanın ve vicdanın mahkemesinde ‘mutlak butlan’ kararı çıkabilir mi?



Fotoğraf Hakkında | Yıl-1928. Sapanca’ya düzenlenen tenezzüh trenleriyle İstanbul’dan gelen yolculara, Sapanca’nın meşhur elmalarını satmaya çalışan Sapanca halkı… Yerde, rayların arasında, sepetindeki elmaları kontrol eden küçük kızın, Faik Baysal’ın şiirlerinde yaban gülüne benzeterek ölümsüzleştirdiği Sapancalı küçük kız Faize olabileceğini düşünüyoruz.

Yakın zamanda, hukuk dilinde soğuk ama sarsıcı bir kavram olduğunu öğrendik:
Mutlak butlan.

Kısaca söylemek gerekirse;
ortada öyle ağır bir sakatlık vardır ki,
yapılan işlem doğduğu andan itibaren hükümsüz sayılır.

Zaman geriye sarılmaz belki ama hukuk,
o işlemi hiç yaşanmamış, hiç var olmamış kabul eder.

Bir kararla geçmişin üstü çizilir,
sayfa sanki hiç kirletilmemiş gibi tertemiz ilan edilir.

Peki ya hayat?

İnsan vicdanı, bir mahkeme kararı gibi tek bir çizikle geçmişi “yok” sayabilir mi?

Sapanca’yı düşünüyorum.

Çocukluğumuzda serinliğine atladığımız göl hâlâ aynı yerinde duruyor.
İlk bisikletimizi sürdüğümüz o dar sokaklar, köylerin tozlu yolları, çay kokulu eski kahvehaneler…
Kimisi dozerlerle yıkıldı,
kimisi modern kaplamaların arkasına saklandı,
kimisi ise sadece sararmış fotoğrafların içinde kaldı.

Ama hiçbiri hayatımızdan silinmedi.

Çünkü insan hafızasında “mutlak butlan” pek işlemez.

Eski bir fotoğrafı çekmecenin en dibine saklayabilirsiniz;
ama o fotoğraftaki çocukluğunuzu oraya hapsedemezsiniz.

Bazen bunu deniyoruz, biliyorum.

Bitip giden bir dostluğun ardından “Ben onu hiç tanımadım” diyoruz.
Kesilen bir ortaklığın bitiminde “Sanki hiç yaşanmadı” gibi davranıyoruz.
Hızlıca değişen bir kasabaya bakıp, biraz da kırgınca,
“Eski Sapanca diye bir şey kalmadı” diye kestirip atıyoruz.

Gerçekten öyle mi? Bir şeye bakmamayı seçtiğimizde, o şey gerçekten yok mu oluyor? Yoksa biz sadece gözlerimizi devasa bir hakikatten kaçırıyor muyuz?

Sapanca, tarihinin belki de en gürültülü, en hızlı dönüşümünden geçiyor.
Yeni asfaltlar dökülüyor, yeni lüks tesisler yükseliyor,
sokaklara bambaşka yabancı sesler doluyor.
Eski alışkanlıklar birer birer sessizliğe çekiliyor.

Kimileri buna cesur bir “gelişme” diyor,
kimileri derin bir “yabancılaşma”.
Kimileri ise bu ikisinin aynı anda yürüyebileceğine inanıyor.

Ama gözden kaçırdığımız bir ihtimal daha var:
Bugün Sapanca’ya ilk kez adım atanlar da yıllar sonra kendi “Eski Sapanca”larını anlatacaklar.
Çünkü insan, ayak bastığı her toprağı zamanla bir hatıraya dönüştürür.

Hatıraların ise bir imar planı yoktur.

İster övelim ister eleştirelim; dünü “yaşanmadı” ilan edemeyiz.
Çünkü bugün dikilen her yeni bina, altında eski bir hikâyenin gölgesini taşır.
Hiçbir temel yalnızca betona atılmaz; zamanında orada koşturan çocukların neşeli seslerinin üzerine de dökülür.
Her yeni cadde, birilerinin çocukluğunun tam ortasından geçer.

Değişim böyledir; bir eliyle yeniyi sunarken, diğer eliyle mutlaka bir şeyleri geride bırakır.

Asıl mesele geçmişi yok sayarak geleceği kurtarmak değil; geçmişle helalleşerek geleceği inşa edebilmektir.

Bir şehri sevmek, onun sadece cilalı yüzüne âşık olmak değildir.
Eksiklerini, yaralarını, geçirdiği kabuk değişimini de sahiplenebilmektir.

İnsan için de böyledir bu.
Olgunluk, hiç hata yapmamış gibi davranmak değil; o hataların iziyle yaşamayı öğrenebilmektir.

İşte bu yüzden hayat, hukuktan ayrılır.

Bir mahkeme salonu, tek bir imzayla bir kararı “yok hükmünde” sayabilir.
Ama insanın vicdanı, hafızası ve o dinmek bilmeyen özlemi bunu başaramaz.
Yaşanmışlıkların bir “geri al” tuşu yoktur.
Üzerini örtebiliriz, susabiliriz, hatırlamamak için direnebiliriz…
Fakat onları hiç yaşanmamış kılamayız.

Bugün sadece şehirlerde değil, kendi içimizde de en sık yaptığımız hata bu.
Hoşumuza gitmeyen insanları, düşüncelerimizi, hatalı kararlarımızı “yok” saymaya çalışıyoruz.
Oysa yok saymak bir çözüm değil, sadece kafamızı çevirmektir.
Ve hakikat, biz ona bakmıyoruz diye ortadan kaybolmaz.

Hukuk bir işlemi yok sayabilir. Ama hafıza, vicdan ve insanın kalbi…

Susturabilir, üzerini örtebilir ama hiç yaşanmamış kılamaz.

Çünkü insanın en uzun, en kaçınılmaz mahkemesi kendi vicdanıdır.
Ve o mahkemeden, bir şehrin geçmişi için asla “mutlak butlan” kararı çıkmaz.

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...