Sapanca INFO

Sapanca’nın Doğası, İnsanın Doğasına Emanet!

Nasıl oldu da rüzgârın bile uslu estiği, toprağın ve yeşilin öz yurdu olan bir coğrafya; “doğa temelli” projeler için ikna turlarına muhtaç kaldı? Sanki bir zamanlar doğa demek, Sapanca demek değilmiş gibi… Oysa her afet bize aynı hakikati fısıldıyor: “İnsan kendi doğasını koruyamadığı sürece, Sapanca’nın doğası her defasında hakkını yeniden alacak.”



Sapanca’da dereler taştı.

Köprüler, evler, bir ömürlük emekler
suların önünde sürüklenip gitti.

İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken,
geride kalanların dilinde
aynı iki kelime düğümlendi:

“Geçmiş olsun.”

O an, yıllardır internette dolaşan o söz geldi aklımıza:

“En çok da yağmur yağdığında seviyorum bu şehri.
Herkesin yüzü ıslak,
başı öne eğik,
sanki herkes suçunu kabullenmiş gibi…”

O gün Sapanca’da yağmur
yalnızca toprağı ıslatmadı sanki.

Yüzümüz ıslandı,
başımız öne eğildi.

Sular çekilmeden anladık ki
yağmurlar yalnızca toprağı değil,
vicdanımızı da ıslattı.

…

Aslında bu kırılganlık yeni değildi.

Yüzyıllar önce, Antik Yunan’da Miletli Tales,
dünyayı mitolojik masallarla değil,
doğanın kendi düzeni içinde anlamaya çalışıyordu.

İnsana şunu hatırlatıyordu:
Bu dünyanın merkezinde insan olsa da
hâkimi insan değildi.

Sapanca’nın dereleri taştığında,
bu kadim gerçek bir kez daha yüzümüze çarptı.

Doğa;
insanın gürültüsünden,
bitmeyen heveslerinden,
sığ hesaplarından bağımsız,
kendi düzenini hatırlattı.

Ama asıl çelişki,
sular çekilmeye başlarken ortaya çıktı.

Bir yanda afetin izleri siliniyor,
öte yanda manşetler süslü kavramlarla doluyordu:

“Doğa temelli planlama…”
“Doğa temelli altyapı…”

Sanki doğayla uyum içinde yaşamayı
yeni öğreniyormuşuz gibi…

Sanki bir zamanlar doğa demek,
Sapanca demek değilmiş gibi…

…

1936 yılında dönemin gazetecisi Selahattin Güngör,
Sapanca’yı şöyle anlatıyordu:

“İzmit-Adapazarı arasında, etrafı zümrüt tepelerle çevrilmiş,
tatlı, durgun ve berrak bir göl vardır ki
gece gündüz kenarından geçen trenlerin taşıdığı
binlerce yolcunun gözlerini kamaştırır, içlerini çeker.

Yazın, sık ve yüksek ağaçların koyu gölgelerinde,
bu gölün nabzını dinleyenler,
yeryüzünde başka cennet aramazlar.

Onun mavi semadan aldığı güzel rengi,
en bulanık ve durgun gönüllere akseder,
rüzgâr bile orada usludur.”

Peki ne oldu?

Nasıl oldu da toprağın,
suyun ve yeşilin öz yurdu olan bu coğrafya;
onu kendi elleriyle dönüştüren insanın
“doğayla uyum sağlama” ikna turlarına
muhtaç hâle geldi?

Bu sorunun cevabını,
her birimizin kendi vicdanına bırakıyoruz.

Bizim önermemiz tam da burada şekilleniyor:

“Önce İnsanın Doğası, Sonra Sapanca’nın Doğası!”

Bu topraklar
bize geçmişten miras kalmadı;
biz onu evlatlarımızdan ödünç aldık.

Doğayla girdiği her savaşı kazanacağını sanan insanoğlu,
aslında her zafer çığlığında
kendi geleceğini yenilgiye uğratıyor.

İçimizdeki doymak bilmeyen tüketim arzusunu,
benmerkezci kaygıları,
her afetten sonra başlayan o tehlikeli unutkanlığı,
konfor ve rant iştahını dizginleyemediğimiz takdirde;

“doğa temelli” ifadesiyle başlayan önlemler
Sapanca’nın doğasını korumaya yetmeyecek.

Kurduğumuz her düzen,
yağan ilk ağır yağmurda
kendi acizliğiyle tekrar tekrar yüzleşecek.

Gelin,
önce insan olarak kendi doğamıza sahip çıkalım.

Gerisini zaten Sapanca halleder.

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...