Sapanca INFO

Sapanca Gölü ‘nün Eski Bir Huyu Vardır…

Sabahın ilk ışıklarıyla ince bir sis çöker Sapanca Gölü ’nün üzerine. Gökyüzüyle göl birbirine karışır; karşı kıyı kaybolur. Gençlik de biraz böyledir. Henüz yaşanmamış yıllara bakar, görmediğimiz şeyler hakkında kesin hükümler veririz. Sonra zaman geçer, sisler dağılır. Ve hayat, yanılgılar ile olgunlaştırır insanı.



Gençlik; insanın kendini en az yanılır sandığı, en korumasız çağdır.

Kendi geleceğini kurmanın zahmeti ağır gelirken, birilerinin “Aradığın bende” diyerek uzattığı hazır reçeteler, güvenli bir liman gibi görünür.

Tam da böyle bir dönemde çıkar karşımıza o kendinden emin sesler…

Kürsülerden…

Kitaplardan…

Parlak ekranlardan…

Kelimelerden mabetler kurarlar.

Önümüze kusursuz bir gelecek sererler.

Öyle ikna edici, öyle süslü konuşurlar ki insan, çizilen o dünyanın tek mümkün gerçek olduğuna inanmaya başlanır.

Bu sis usulca hayatın içine sızar.

Fırsatlar onun etkisiyle kaçırılır.

Dostluklar onun ölçüsüyle bozulur.

Sevdiklerimizle aramıza görünmeyen duvarlar örülür.

Kendi geleceğimizi kurduğumuzu sanırken, ömrümüzün pusulasını başkalarının ellerine bırakırız.

İşte zihne çöken sis budur:

Kendi ufkumuzu başkasının gözüne emanet etmek…
Ve buna sadakat adını vermek.

Sonra zaman geçer.

Güneş yükselir.

Sis yavaşça çekilir.

İnsan şaşkınlıkla ayaklarının altına bakar.

Kıyı çoktan değişmiştir.

Ve tam o sessizlikte insanın zihnine asırlık bir soru düşer:

“Ev sahibi mi suçlu, hırsız mı?”

Nasreddin Hoca’nın yüzyıllar öncesinden sorduğu bu ironik soru, aslında insanın kendi hayatına bakarken de karşısına çıkar.

Çünkü hırsızı suçlamak kolaydır.

Zor olan, kapıyı neden açık bıraktığını sormaktır.

Çünkü gençlik bazen sorgulamayı sadakatsizlik, itirazı nankörlük, şüpheyi ise güven eksikliği sanabilir.

Fakat susturulamayan bir güç vardır: “Hayat

Bazen coğrafya olur konuşur.

Bazen tarih.

Bazen geçim derdi.

En çok da insanın kendi yaralı ile.

Sessizce…

Ama mutlaka, konuşur!

Yıllar geçer.

“Keşke”leri “iyi ki”lerinden fazla olanlar, ömrün en ağır derslerini almış olur.

Hayat hepsinin kulağına aynı cümleyi fısıldamıştır:

“Ben, hiç kimsenin tapulu mülkü değilim!”

Belki de en büyük imtihan buydu:

İnsanın içindeki o temiz arayışı, öğrenme isteğini ve yaşama sevincini; farkına varmadan başkalarının planlarına teslim etmesi.

Oysa insanın gerçek pusulası ne bir slogan, ne bir kalabalık, ne de hazır reçetelerdir.

İnsanın pusulası…

Özgür iradesidir.

Aklıdır.

Vicdanıdır.

Emeğidir.

İnsan bunu fark ettiğinde sis dağılmaya başlar.

Ve olgunlaşma tam da orada başlar.

Olgunlaşmak, bir zamanlar inandığımız her şeyi hoyratça inkâr etmek değildir.

Kendi geçmişimize taş atmak hiç değildir.

Olgunlaşmak;

kişisel olanla evrensel olanı birbirine karıştırdığımız anları fark edebilmektir.

O günkü samimiyetimizle barışabilmektir.

Çünkü insanlar değişir…

Nesiller değişir…

Fikirler değişir…

Hayatın çıplak hakikati ise bütün sakinliğiyle yerinde durur.

Şimdi o eski hesaba dönelim.

Eğer suçlu hırsız ise…

Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette.

Eğer ihmal ev sahibindeyse…

Yapılması gereken, kapının kilidini değiştirmektir.

Sis ne kadar yoğun olursa olsun…

Sapanca Gölü kendi derinliğine sadıktır.

Üzerindeki emanet sisi usulca savurur.

Sonra gökyüzünü olduğu gibi yansıtır.

Belki insanın da yapması gereken budur.

Başkasının çizdiği ufka bakmayı bırakıp, kendi göğünün altında durabilmek.

Çünkü insan büyüdüğünde bütün cevapları bulamaz.

Kimin cevabına, kendi sorusuymuş gibi inandığını fark eder.

Ve belki asıl olgunluk tam burada başlar:

Kendi gerçeğimizle el sıkışacak kadar cesur olduğumuzda.

Yorum Yap

İçimdeki BEN, Dışımdaki SEN ve SAPANCA ...