Gurbette Sapancalı olmak; bazen hiç beklemediğin bir anda kendini memleketinin avukatı gibi hissetmektir. Hafta sonu Sapanca’dan dönen arkadaşlarının şikâyetlerini dinlerken “ama aslında öyle değil…” diye başlayan cümleler kurmaktır. Modern turizmin yarattığı görünmez gerilimi gurbette yaşamaktır. Ve günün sonunda ortaya çıkan “hiperrealist melankolik günübirlikçi” sorununu içeridekilere anlatmaya çalışmaktır.
Süreç hep aynı başlar.
Hafta içi çalan heyecanlı bir telefon…
Arayan arkadaşın;
“Bu hafta sonu Sapanca yapalım diyoruz, ne dersin?” diye fikrini sorar.
Göğsün kabara kabara anlatırsın memleketini.
Gölü…
Ormanları…
Sessiz sabahlarını…
Çocukluğunu…
Aslında onlara bir rota değil, kendi hatıralarını tarif edersin.
Ama asıl hikâye onlar Sapanca’dan döndüğünde başlar.
Ekranda yine aynı ismi gördüğünde anlarsın olacakları.
Telefonu açar açmaz sitem dolu cümleler gelir:
“Bizi nereye yönlendirdin böyle? Arabayı koyacak yer yok. Adım atılmıyor. Fiyatlar uçmuş!”
Suçlu sensindir artık.
Sanki gölün kenarındaki kalabalığı sen toplamış,
adisyonlara rakamları sen yazmış,
betonu sen dökmüşsün gibi…
Oysa sen sadece çocukluğunu tavsiye etmişsindir.
Bir anda müvekkili Sapanca olan çaresiz bir avukata dönüşür,
“Ama aslında öyle değil… Bak şimdi…” diye savunmaya başlarsın.
İşte gurbette insanı durduk yere yoran,
omuzlarına hiç yoktan çöken o garip psikolojik yükün adı budur:
Gurbette Sapancalı olmak.
Sanki %50 indirim pazarlıkları yapılırken seni düşünüyorlarmış gibi…
Sanki Sapanca, öz evladını hâlâ hatırlıyormuş gibi…
…
Fakat bütün bunlar meselenin yalnızca görünen yüzüdür.
Asıl yük, birkaç pahalı hesap ya da birkaç trafik kuyruğu değildir.
Çünkü bunlar zamanla unutulur.
Asıl mesele şudur:
Sen memleketini çocukluğundan tanırsın.
Onlar ise birkaç saatlik bir hafta sonundan…
Senin zihnindeki Sapanca ile onların gördüğü Sapanca artık aynı yer değildir.
İşte tam burada insan, yalnızca memleketini değil; kendi hatıralarını da savunmaya başlar.
Üstelik bu yük sadece ilçenin fiziki zafiyetleriyle sınırlı da değildir.
Mesele dönüp dolaşıp ahlaki bir sorumluluğa dayanır.
Sapanca’yı yalnızca bir rant kapısı olarak gören anlayışın yol açtığı yozlaşma, doğanın hoyratça tüketilmesi ve mahremiyetin giderek aşınması; gurbetteki Sapancalı ‘nın önüne ahlaki bir fatura olarak konur.
Ne faili ne de hamisi olduğun bu çürümenin utancı,
yalnızca o toprağa ait olduğun için omuzlarına yüklenir.
İçinden avazın çıktığı kadar “Bana ne!” demek geçer.
Ama diyemezsin.
Çünkü aidiyet bazen insanın en ağır sorumluluğudur.
…
Bugün alkışlanan bu kontrolsüz turizm anlayışının, yarın her Sapancalı ‘nın geleceğini tehdit edecek geri dönülmez bir kırılmaya dönüşebileceğini hiç düşündünüz mü?
Gurbetteyiz diye uzaktan izleyecek değiliz ya…
Madem faturası bize de kesiliyor, hiç değilse tavsiye babında bir faydamız dokunsun.
Çünkü bütün bu yaşananları tek tek düşündüğümüzde, aslında ortak bir psikolojinin ortaya çıktığını görüyoruz.
Ben buna “Hiperrealist Melankolik Günübirlikçi” diyorum.
Çünkü burada yaşanan şey sıradan bir hayal kırıklığı değildir.
İnsan bazen gerçek Sapanca’dan değil,
zihninde yıllarca büyüttüğü Sapanca’dan döner.
Hayal yavaş yavaş geri çekilir;
gerçeğin ağırlığı onun yerini almaya başlar.
İşte hiperrealist melankoli tam da budur.
Gurbetten bakınca bu durum kendini şöyle gösterir:
Hayal edilen; doğanın kokusu…
Gerçek olan; betonun dokusu.
Hayal edilen; ruhun inzivası…
Gerçek olan; rantın istilası.
Hayal edilen; cömert bir doğa…
Gerçek olan; doymayan bir ağa.
Hayal edilen; saklı bir cennet…
Gerçek olan; ticari bir cinnet.
…
İnsan zamanla bu çelişkiye bile şaşırmaz hâle gelir.
Hayal kırıklığı kanıksandıkça,
şaşkınlık yerini sessiz bir kabullenişe bırakır.
“Kafa dinleyelim.” umuduyla çıkılan yolculuk,
dönüşte “Bir daha tövbe.” cümlesine dönüşür.
Ama döngü kırılmaz.
Çünkü mesele yalnızca Sapanca’nın neye dönüştüğü değildir.
Modern şehir insanının bitmeyen kaçış arzusudur.
Sapanca’yı trajik yapan da tam budur.
Bir tarafta birkaç saat nefes almak isteyen milyonlar…
Diğer tarafta her hafta biraz daha nefesi kesilen bir ilçe…
Ortaya çıkan şey ne tek başına bir suçtur ne de tam bir masumiyet.
Modern turizmin en büyük ironisi belki de budur.
Birinin huzuru,
başkasının yüküne dönüşebilir.
…
Artık Sapanca’nın sorması gereken soru değişmelidir.
“Buraya daha fazla insanı nasıl getiririz?” değil;
“Bu yükü daha ne kadar taşıyabiliriz?” sorusu konuşulmalıdır.
Destinasyonun ihtiyacı daha fazla kalabalık mı,
yoksa akıllı bir planlama mı?
Daha parlak bir vitrin mi,
yoksa kaybolan dengesi mi?
Günü kurtarmak mı,
yoksa yarını koruyabilmek mi?
Ve belki de en hayati soru:
Bunca zamandır sorunun kaynağı olanlar,
gerçekten çözümün adresi olabilir mi?
Bu soruları yalnızca yeni yöneticilere bırakmak doğru değildir.
Sapanca’nın ekmeğini yiyen,
havasını soluyan,
ekonomisinden kazanan,
hatıralarında yaşayan herkes bu sorumluluğun ortağıdır.
Çünkü şehirler ortak akılla büyür, ortak ihmalle küçülür.
Aksi takdirde şehir gürültüsünden kaçıp Sapanca’ya gelen insanlar, bir gün Sapanca’nın da kendisinden kaçtığını fark edecekler.
Çünkü şehirler önce göllerini değil;
ruhlarını kaybederler.
Ruhunu kaybeden bir Sapanca ise ne turizmi taşıyabilir ne de hatıraları…
Kaynak
Turizmde Taşıma Kapasitesi Sorunları ve Çözüm Önerileri: Sapanca Destinasyonu Örneği
